ADI KENDİSİ OLMUŞ SEVGİ

Hikayeler devam ediyor

Seldağ Vardal / DieGazete.de

Dünyaya insan olarak gelen her canlı için mutlaka bir hoş geldin partisi düzenleniyor. Hangi coğrafyadan, hangi inanç sistemi içinden ve hangi zamandan merhaba demişsek, bu partiler de ona göre şekilleniyor tabii ki. Ancak maalesef çoğunlukla hiçbirimizin bu partiden haberi olmuyor. Bizim için ama bize rağmen… Tıpkı hoca efendinin kulağımıza bizden habersiz üç kere adımızı seslenmesi gibi. Sanki “Serüvene hoş geldin küçücüğüm, kurallar gereği bir adın olmalı ve serüven bitip de sen çekip gidene kadar kullanmalısın ki işte senin adın da budur” diye sessizce fısıldanıyor kulaklarımıza. Büyüklerimiz, muhtemelen bu isimleri bilerek ve isteyerek seçiyorlar. Ve bu bizden habersiz bizim için yapılan seçimlerden dolayı hayat boyunca ara ara bazı değerlendirmelerle karşılaşıyoruz. “Adın çok yakışmış, boş yere konmamış bu isim sana. Ya da nasıl da yansıtıyorsun adını” deyiveriyor birileri. Hatta bazen de tam tersini. Konu ben olsaydım, işim zordu çünkü hoca efendinin dahi adımı fısıldarken içinden “Nereden buldunuz bu ismi” dediğine eminim. Sel ve Dağ… Nasıl yansıtılır ki bu ad. Ancak Allah’tan konu ben değilim. Konu, adını tam olarak yansıtan biri hatta adı kendisi olmuş biri.

En yalın anlatımla adı Sevgi ve fakat gelin tanıyın ki adı değil kendi sevgi. Üstelik kendisinin bunun farkında olduğunu da sanmıyorum. Onunla bir bisiklet festivalinde tanıştık. Ufak tefek, bıcır bıcır, güler yüzlü bir hatun. “Merhaba, ben Sevgi” dedi. Baktım yüzüne, o sırada gönül gözüm kıpırdayıverdi içerden “Bişi gördüm” diye. Ama bilemedik ne gördüğümüzü. Sonra topluluk içinde pedallarken molalardan birinde “Du bi geliyorum” dedi. Cüzdan ve cep telefonunu bırakıverdi avuçlarıma gitti. Bakakaldım arkasından. Gönül gözüm “Bişi var bişi” diye bi daha kıpraşıverdi. Ama yine koyamadık adını ve adını koyamadan öylece geçti gitti o festival. Bu karşılaşmadan bir yıl sonra yolum Muğla, Ortaca’ya düşünce evinde ağırladı beni. Bi yandan yemek yapıyorduk. Bi yandan da havadan sudan konuşuyorduk. Anlatmaya başladı; “Bir gün Gömeç’e gidiyorum. Müthiş bir yağmur var. İndim minibüsten. Benzinliğe sığınmış bir çift turcu gördüm. Yanlarına gidip nereye gittiklerini sordum ki, en yakın kamp alanı 35-40 km uzaktaydı. İranlı olduklarını, Türkçe bilmediklerini söylediler. Benim de İngilizcem yeterli değil. Telefonlarına evimin adresini yazdım. Çantamdan anahtarımı çıkarıp verdim. Ben yoluma devam ettim. Akşam eve geldiğimde dinlenmiş, duş almış beni bekliyorlardı” deyince gönül gözüm çığlıklar atmaya başladı. “Bingooooo işte buydu, buydu gördüğüm.” Sevgi’ye belli etmedim. Ama zor susturdum içimdeki yaramazı. Sizin de bu satırları okurken, biraz şaşkın, biraz da gülümseyen bir ifadeyle baktığınızı görebiliyorum buradan. Kaç kişi yapabilir bunu. Büyük ihtimalle kendi sevgi olmuşların hepsi. Bence böyle insanları yakaladığınızda tutun hayatlarınızda, bırakmayın onları. Çünkü naçizane bendenize göre onlar, bir maskeli balo modunda yaşadığımız bu dünyada, buna ihtiyacımız olmadığını hatırlatanlardır. Hadi şimdi  yemek sonrası bol köpüklü bir kahve eşliğinde biraz daha yakından tanıyalım onu. Hem onu hem de onunla festivaller üstüne konuştuklarımızı.

Sevgi, Erzurum’un 60 haneli, özellikle de, kışın tamamen kendi içine kapanan, kız çocuklarının okula gönderilmediği bir köyünde dünyaya gelmiş. Öyle ki köyün dışında bir dünya olduğunu, meyve kasalarının altındaki gazetelerden öğrenmiş. Hayata bir sıfır yenik başlamış gibi görünse de bunun kararını vermek gerçekten zor. Çünkü  belki de Berlin’de tüm imkanlar önündeyken, başka bir noktada hayata iki sıfır yenik başlayan bir kız çocuğu da olabilirdi. Hikayeye yakından bakmadıkça kim bilebilir ki. Bir de buna zorluklar, yaşananlar ya da başımıza gelenler, adına ne derseniz deyin işte, tüm bunlar karşısında aldığımız tavırlar ve gösterdiğimiz tepkiler eklenince bu serüven daha da bir renklenerek anlam kazanıyor. Örneğin bazen zorlanmanın güzelliğe gebe bir sürecin habercisi olduğunu, o güzellik doğup kucağımıza geldiğinde anlayabiliyoruz. Evet Sevgi, yenik başlamış, zorlanmış ama o hep bir yolunu bularak ilerlemiş. Örneğin köyün ilk okuyan kızı olmuş. Okumak için o köyden dışarı çıkan ilk kız çocuğu da o olmuş. Sonra kendi istediği insanla evlenen ilk genç kadın da o olmuş. Anlayacağınız Sevgi zorlanmakla kalmayıp doğduğu köyü de çok zorlamış. Ancak tüm bunları yaparken adımlarını sevgiyle yoğurarak atmış ki sonucunda, bugünün Ortaca’da yaşayan bisikletçi kadını çıkmış ortaya. Ve bence gücünü sevgiden alan herkes gibi çok yalın, çok açık ve korkusuzca ifade ediyordu kendini: “Özellikle de köyden dışarı çıktığımda içimde utangaç, korkak, özgüvensiz, Türkçe dahi bilmeyen ve kendini yalnız hisseden minnacık bir çocuk vardı ve ben okuyarak aştım bunları. Ne buldumsa okuyarak. Hele ki senin adına nasıl bir hayat yaşayacağın dahi belirlenmişken, görevlerin varken, bir şeyleri başarmak kolay olmadı elbet” dediğinde beynimde sorular uçuşmaya başladı. Evet, buna benzer baskıları çoğumuz yaşadık. Öyle, ya da böyle ve çoğumuz da kafa tuttuk o baskılara. “Yok öyle bir dünya, ben ne olacağım, niye hep siz. Benim duygularım ve düşüncelerim ne olacak” diye ne kavgalar verdik. Bir de baktık ki birey olmaya çalışan Anadolu topraklarının çocukları olarak, benmerkezci olmuşuz. Bu noktada dünyayla aynı kaderi paylaştığımızı düşünüyorum. Akordu tutturamamış bir koro gibi dünyaca “hep ben, hep ben” diye bağırıyoruz.

Ağır konu vesselam. İşte bu ağır havadan kurtulmak için ideal yerlerden biridir festivaller. Ve fakat her birimizin bir benmerkezci olduğunu ve kendimizi de yanımızda taşıyarak yolculuk yaptığımızı unutmadan. Biraz gevşeyebileceğiniz, doğayı koklayabileceğiniz ve Türkiye’nin dört bir yanından gelen pek çok insanla tanışabileceğiniz bir ortam. Hatta diyor Sevgi, “Türkiye’nin pek çok yerinde pedallayarak ülkemi keşfettim. Normal şartlarda yolumun düşmeyeceği yerleri gördüm.”

Şimdilerde ise bisiklet festivali düzenleyen kadınlar arasında yer alıyor. Yani hayata yenik başlamış gibi görünen o küçük kız çocuğu, maçı kazanmış durumda. Tabii bunun için gereken azmi, disiplini ve özveriyi göstererek. Kendisi bunu öyle sevimli anlattı ki “Bisiklet sürmeyi 23 yaşında öğrendim. Çocuk yaşta yaşamam gereken heyecanı ancak o yaşta yakalayabildim. Milliyet gazetesinden biriktirdiğim kuponlarla aldığım ilk bisikletimi utandığım için geceleri sürdüm. Bu şekilde sürdükçe yavaş yavaş, ilerleterek, erkek arkadaşlarla turlara çıkmaya başladım. Kendime göre olağanüstü bir çaba sarf ediyordum. Yoruldum, acıktım, terledim, hasta oldum diyemedim, çünkü dersem güçsüz bulunup dışlanırım diye düşündüm. Nihayet iki yıl sonra bir arkadaşımız “Ne güzel, hiç bir şeyden şikayet etmiyorsun” deyince başladım şikayete.”

Tanıdık geldi, değil mi? Adı değişen ama özü aynı kalan baskılar ve karşısında korkular. Besler dururlar birbirlerini. Taaa ki biri masaya yumruğunu vurana kadar. İyi de gerek kalmasaydı, tüm bunlar daha iyi olmaz mıydı. Buna öğrenmek diyorlarmış işte. Eee durun bakalım, daha neler öğreneceğiz. Ama bu öğrenme sürecinin tek taraflı işlemediğini yine Sevgi ile yaptığım sohbetten anlıyorum. “Özgürlüğümü zor şartlarda elde etmiştim bu nedenle gözüm karaydı. İçselleştirdim bu sporu. Hatta yaşam biçimi olarak benimsedim. Karşılığında da bisiklet bana cinsiyetsiz olmayı, özgürlüğün oradan oraya gitmek olmadığını, dikkati elden bırakmamayı, gücü kendimde bulmayı öğretti.” İşte  kimin hayatına ne dokunur, ne öğretir, nasıl öğretir bu tam bir bilmecedir.

Sevgi, sadece bisiklete binmek ve festival düzenlemekle de kalmamış, adeta “Türkiye’de bisiklete binmeyen kadın kalmasın” dercesine bir de Ortaca’ya kadın bisiklet festivali kazandırmış. Buna neden ihtiyaç duyduğunu anlatırken aklımda yine bir soruya sebep oldu. “Hani karma festivallere gelemeyen, izin alamayan, sürüş cesareti ve tecrübesi olmayan kadınları düşündük. Biraz korkularını, biraz da tembelliklerini aşsınlar istedik. Bisiklet süren kadınlarda bile zorluk yaşadık. Hep eşi ya da sevgilisi yapmış işleri. Çadır kurmamış, bisikleti hiç yüklememiş ben nasıl yapacağım diyen kadınlara az dil dökmedik.”

Evet, yanlış okumadınız “tembellik” dedi ve benim kafamda canlanan soru da şu oldu: Acep, konfor alanını terk etmeyen herkes biraz tembel midir? Korkularımız dahi tembelliğimizin maskesi olabilir mi? Neyse canım bunlar uzmanlık soruları, hemen geçelim bunları.

Sohbet sırasında  festivallerin, sadece sosyal bir etkinlik değil de, bisiklet turizminin gelişebileceği bir potansiyeli taşıdığını da vurguladı. Eee, 19 yıl boyunca havacılık ve turizm sektöründe çalışan bir insanın bu gözlemini de dikkate almak gerekiyor derim. Bu konuda yerel yönetimlere de çok iş düştüğünü söylüyor ama bana sorarsanız asıl iş, Sevgi gibilerin omuzlarında. Konuyu fark etmek, dile getirmek, elini taşın altına koyup yola çıkmak, ısrarcı olup pes etmeden bunları adım adım hayata geçirmek kolay mı? Eh, köyüne kafa tutan kız çocuğu işte. 2016 yılında ilk Ortaca Bisiklet Festivali’ni düzenlerken Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Gürün’den destek koparmayı da başarmış.

Kahvelerimizi içmiş fallarımıza bile bakmıştık ki Sevgi uyardı, “Aman en can alıcı noktayı unutmayalım.” Yani festivallerdeki eğlenceleri işaret ediyordu. Zaten bizim gibi Akdeniz toplumlarına sürekli işten mantıktan bahsetmek pek akıllıca olmasa gerek ki geldiğimiz noktada tüm insanlığın nasıl da ihtiyacı var eğlenmeye. Yaşamı bin yıllardır yapboz oyunu gibi kurgulayıp duruyoruz. Sistemler kuruyoruz, sistemler yıkıyoruz, eviriyoruz, çeviriyoruz yine aynı yerde mi sayıyoruz ne? Eğer öyleyse gel de vurma kendini eğlenceye, gelsin erik dalı, kaldır kolları yıkamadıklarına ya da kuramadıklarına ve pedallığın dağa taşa hoppaaa..

Kaldı ki kendi olmaya izni olmayan küçük bir kız çocuğunun bisiklet festivalleri düzenliyor olması dahi hayatı yeniden yapılandırmak değil mi ki Sevgi bunu çok güzel ifade ediyor: “Önemli olan başını dik tut, nefes al, nefes ver ve yoluna devam et. İlla ki alışıyor insanlar bir de bakmışsın bir sürü kadın bisiklet sürüyor.”

Bir Tarot yorumcusu, seçtiği kartın anlamını dillendirmeye çalışırken şöyle demişti: “Hedefini başarmış olmandan ziyade oraya vardığında neye dönüştüğündür önemli olan.” Ne bunu düşünmüştüm, ne de bir falcıdan bunu duyacağımı. Sanıyorum Sevgi, buna iyi bir örnek. Hedefine yürümüş, başarmış ve bu sırada sevgiye dönüşerek. İşte sıradanmışçasına anlattığı başka bir anısı da bunun en güzel kanıtı.

“Bir gün oğlum ile beraber Ankara’ya gitmek için Gökova’da aracımızı bekliyoruz. Bisiklet turuna çıkmış üç genç gördüm. Dikkatimi çeken şey, yetersiz malzemeyle çıktıkları ve hatta bisikletlerinin bile tura uygun olmadığıydı. Hedefleri Alanya idi. Ortaca’ya ulaşabilirseniz adresim şu, anahtar kapı önündeki dolapta, ben bir süre Ankara’da kalacağım. Buzdolabındaki malzemeleri tüketebilirsiniz dedik ve ayrıldık. Eve döndüğümde “Sizlerle bu evren daha güzel. Her şey için teşekkür ederiz. Hüseyin-Alper-Burak” yazısını bulduk. Ve bu yaptıkları benim için her şeyden daha değerliydi.”

Yani özetle demem o ki bu yazıda sizlere Sevgi’yi tanıtmak istememin sebebi işte bu. Adı değil kendi sevgi olmuş, sevgiye dönüşmüş bir Sevgi. Dedim ya, naçizane tavsiyem böyle  insanları tanıyınca tutun onları hayatlarınızda ve hiç bırakmayın. Sevgi’nin başkanlığını yaptığı Hür Pedal Bisiklet ve Doğa Sporları Derneği’ni www.hurpedal.org adresinden ya da Instagram’da “hurpedal” olarak takip edebilirsiniz.

7 Comments

  1. çok etkilendim.sevgi yi kısa süreliğine tanımıştım.farkettiğim ilk şey azmi olmuştu.bu kadarını bilmiyordum.zorlukları da sevgiylle aşmış.insanlara hala güveniyor olarak evinin anahtarını bile vermesi yüreğinin de sevgi dolu olduğunu gösteriyor.
    bu sevgi dolu kadını yürekten selamlıyorum..ben burada bir cesur yürek kadının öyküsünü okudum

  2. Bende se giti ir bisiklet fezti alinde tanıdım aradan 6yıl geçti o gün bugün benim için çok özeldir kardeştir, sırdaştır, dosttur 😍 Sevgi

  3. Sevgi’yi yakından tanıyan biri olarak anlatılanları fazlasıyla hak eden fakat daha fazlası olduğunu inandığım özel bir kadın ve iyi bir yol arkadaşıdır. Aynı amaç için birlikte çalışmaktan ve birlikte bisiklet sürmekten her zaman onur duydum.

  4. Sevgili Seldağ öyle güzel anlatmışsın ki, Sevgi’yi görmeden tanımadan sevgisini hissettim, kalemine yüreğine sağlık arkadaşım.👏👍💐

  5. SEVGİ DÜNYANIN EN GÜZEL İNSANLARINDAN BİR TANESİ KENDİSİNİ SAYGIYLA HÜRMETLE SELAMLARIM

  6. Sevgi’yi, sergilediği özgürlük ve kafasına koyduğunu yapmak için gösterdiği özgüven ve iradesi için takdir ediyorum. Eminim, çok daha, detaylı güzel hayat hikayeleri vardır. Toplumsal kalıpları aşmış. “Ben” odaklı değil aslında, bence içinde hissettiğini yaşamayı becermiş, ki çoğumuzun yapamadığı. Yaşayalım, gönlümüzce!, özgürce, takıntısız, kimseyi de incitmeden..Sevgi’lerle..

  7. Hepsini anlayabilirim belki.
    Ama ben tanıdığım olsa bile evimin anahtarını teslim etmek istemem.
    Hiç tanımadığım birini konuk edebilirim. Özellikle de bisikletçi/çevreci olursa.
    Bu nasıl bi şeydir, yolda gördüğünü evin anahtarını vermek.
    Anlamaya çalışacağım.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*