HİKAYELER DEVAM EDİYOR

Seldağ Vardal 

Tarihi sadece kitaplardan okunur sanan ben, şimdilerde tarihe tanıklık ediyor, hatta belki kendimce yazıyorum. Bundan beş yüz yıl sonra birileri tozlu kayıtlar arasında belki bunu da bulur. Reankarnasyon varsa eğer o da yine ben oluyormuşum. Nedir, nedendir bu yaşananlar bilemiyorum. Ancak içinde yaşadığımız Korona sürecinde en çok yaşlıların tehlikede olması beni üzüyor. Bu bana yıllar önce RBB Multikulti Türkçe yayınları için yaptığım bir radyo programını hatırlattı. Konu “yaşlılık” idi. Bizim ilk kuşağımız ve Alman yaşlıların hikayelerini düşündüm. Biraz dinledim, derledim, toparladım ve bir özetini sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü dünü bugünle harmanlamadığımız sürece, yaşayacaklarımıza şaşmamak gerektiğini düşünenlerdenim.

Ben derim ki yaşlıları dinleyelim, hem de can kulağıyla. Çünkü onlar akıllı telefon kullanamıyor olsalar da, her bir şeycikleri çok da iyi biliyorlar. Bildiklerini de çok içten ve yalın bir şekilde paylaşmaya hazırlar. Çok bildiğini sanan bizleri de susarak izliyorlar. Çok güzel, çok uzun, çok içten sohbetler yapmıştım onlarla. Bazen okey, bazen bowling oynarken… İyi ki yapmışım. İyi ki tanımışım sizleri. Canlarım benim… O zamanlar şaşırmış olsam da, çok tanıdık gelmişti bana. Beni en çok etkileyen bir kaç tanesinin öyküsü hafızamda:

Örneğin bu teyze 2. Dünya savaşında henüz 18 yaşındayken cephede yer almış. Bulunduğu topçu birliğinin yakınlarına düşen bir bomba sonucu, o günden itibaren hayatını yatağa bağlı olarak sürdürmüş. Onun dış dünya ile tek bağlantısı, televizyonu ve bizlerdik. Ben de ne yazık ki bir yabancıydım.

Bir gün televizyonda gördüğü kadarıyla Alman gençlerinin tembel olduğunu, bu nedenle de bir Hitler daha gerektiğini düşündüğünü söylediğinde, gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Sonra bir başka gün de ben ona “Avrupa’da gelecekte sağlık alanında daha fazla göçmen çalışacağı ve özellikle de Afrikalıların çoğunlukta olacağı söyleniyor” dediğimde bu kez gözleri yuvalarından fırlama sırası onda olacaktı. Yeterince germiştik birbirimizi. Sonunda bir gün babasını anlattı. Annesini defalarca aldatmış, kadınlar kapıya gelirmiş. “Tesadüfen de kapıyı hep ben açar, annemin üzüntüsüne şahit olurdum” dedi. Ardından “Türk erkekleri böyle şeyler yapar mı?” diye sorunca, bastım kahkahayı. O günden sonra teyzoşumla hep güldük. Hem de öyle böyle değil.

Bir başka teyze ise savaş sonrası Berlin’i yeniden inşa eden kahraman kadınlardan yalnızca birisi. Eşi ve oğlu bu hayattan çoktan göçüp gitmiş. Tam 98 yaşındaydı ve bir kuzeni vardı. Kuzeni onu huzur evine yerleştirmeye çalışıyordu ki evi boşa çıksın. Firma da evde kalsın istiyordu ki bakım ücretini alsın. El birliğiyle oluşturduğumuz sistem sonucu belki de her iki taraf haklıydı. Bir gün evine gittiğimde teyzecik ağlıyordu. Bana “Söyleyin lütfen bana. Her iki tarafın da beni düşünmediğini biliyorum. Ne yapmalıyım bilemiyorum” dedi. Aklıma ilk geleni “Nerede mutluysanız orada kalın” dedim.

Dünya tatlısı keyfin paşası güzel bir amcam vardı. Bana “Türkische Prinzessin” derdi. Sadece savaşın yaşanmışlığı değil, kendi hayatında çok acı deneyimleri vardı. Sevgilisini gözlerinin önünde bir ayının parçalaması gibi. Bu amca hayata, yatağa olduğundan daha çok bağlıydı. Yanında söylediğim ya da mırıldandığım bütün şarkılara, anlamasa da mutlak eşlik ederdi. Alkolsüz de bir iki birası vardı. Çok konuşur, çok güler ve güldürürdü. Bir gün bana nereden geldiğimi sordu. “İstanbul, hiç gittiniz mi?” dedim. Sağlam olan elinde tuttuğu birasıyla daireler çizerek “İstanbul. Hayır. Henüz gitmedim.” cevabını verdi gülümseyerek. O an derin bir boşluğun içine düştüm. Yaşına, kimsesizliğine ve yatağa bağlı olmasına aldırmadan, bir gün gidebilme ihtimalini yüreğinde hala taşıyordu.

Bir başka teyzecik de savaş sonrası modern Berlin’i inşa eden kahraman kadınlardan birisiydi. O kadar zayıf ve yaşlıydı ki, o haline rağmen felçli oğluna bakıyordu. Eve girdiğimde bazen koltukta uyurken bulurdum onu. Biraz kaygıyla ona bakardım. Bu teyzecik her nasılsa her seferinde beni hissederdi. Ben korkumu ve kaygımı saklamaya çalışarak “Uyandırmak istemedim.” derdim. O da bana gülerek “Biliyorum, nefes alıp almadığıma bakıyorsun.” derdi. Hayata dair bir nefesin sadece bu teyzecik için önemli olduğunu sanan ben, bu yanıt karşısında gözlerine bakamazdım.

Yani demem o ki bu galaksinin bir hikayesi var. Galaksideki bu gezegenin de bir hikayesi var. Gezegenin içindeki kıtanın ve o kıtadaki ülkenin, ülkenin içindeki şehrin, Berlin’in bir hikayesi var. O Berlin’in insanlarının da binlerce hikayesi var. Yani hikaye içinde hikaye var ve hikayeler, yaşanmayı ve yazılmayı bekliyor.

İlahi sevgiliye binlerce şükür olsun ki beni böyle bir deneyimden geçirerek, 2. Dünya Savaşını bir fiil yaşamış bu güzel insanlarla tanışmama neden olan kısacık bir perde hazırlamış benim için. O nedenle Allah’a teşekkür ediyorum. Şu an yaşadığımızdan daha acı bir süreçten geçerek, günümüze kadar gelebilen bu yüreklerle, onlara baktığım bir dönemde tanıştım. Evlerine konuk oldum, yedirdim, yıkadım, giydirdim ve biraz da sohbet ettim. Dantel örtülerle özenle süslenmiş koltuklar, sadece misafire özgü tabaklar, tüm zorluklara gülümseyen o buruşmuş yüzler hep aklımda.

Bir de seçtiğim müziklerin ayrıcalığı vardı oralarda. Berlin yüz küsur milleti içinde barındıran bir dünya kentidir. Bu nedenle sokaklarında, kafelerde, barlarda, meydanlarda, parklarda bu dilleri ve şarkılarını duymak mümkündür. Örneğin Türkçe parçaya iki yabancı ve bir de Avrupa’ya özgü bir orta çağ enstrümanının eşlik ediyor olması gibi. İşte, söylenen bu şarkıları onlar da dinliyordu ve ben gözlerinden şunu okuyordum.
Neredeeennnn nereyeeee!
Evet, Berlin, bir dünya kenti olmuştu ammaaaa….

Sanıyorum yavaş yavaş aynı soruyu binlerce kilometre uzakta, Ege kıyılarında, bir köy evinin kapısının önüne oturup buralarda ben sormaya başladım.
Neredeeennn nereyeee ve daha daa nerelereeee
Değişmek mi
Gelişmek mi
Başkalaşmak mı
Ayrışmak mı
Birleşmek mi
Yozlaşmak mı
Offf bilemiicimmm
Tek bildiğim hikaye devam ediyor!
Cehennemi bu dünyada yaşamış, bu güzel yüreklerden aranızda bize veda etmişleriniz varsa, mekanlarınız cennet olsun. Hala aramızda olanlaraysa önce sağlık diliyorum ve sevgiyle kucaklıyor, çok öpüyorum hepinizi.

2 Comments

  1. Ne kadar da etkileyici, düşündürücü, insanı can evinden vuran şeyler yazmışsın Seldağ’m. Bizde bir laf vardir” Ne oldum değil, ne olacagi demek gerekir” diye. Evet, hiç birimiz ne olacağımızı bilmiyoruz. Onun için kesin, köşeli, sadece siyah beyaz fikirler yerine daha yumuşak, çeşitli renklere açık ve kati değil de daha akıcı kıvamda olmak gerekiyor hayatta. O anda bulunduğun kabin şeklini alabilmek büyük bir beceri. Allah’a şükürler olsun ki bu günleri yaşıyoruz. Şahitlik nasip oldu bize. Her kelimene binlerce teşekkür ederim. Beni iç dünyamda bir yolculuğa mecbur ettiğin için.🙏💜

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*