KAVANOZ DİPLİ DÜNYA

Hikayeler devam ediyor

Seldağ Vardal / DieGAZETE.de

Bana göre yeryüzündeki en büyük eşitlik ölümdür. İstisnasız hepimiz, günün birinde, sevdiklerini kaybederek deneyimleriz bu acıyı. Sevdiğimizi bir daha göremeyecek, dokunamayacak, duyamayacak olmak acıtır. Ve ne yazık ki ölümün kimseye torpil yaptığı da görülmemiş, duyulmamıştır. Sanki bu dünyanın ölümle yaptığı sessiz ama eşit bir anlaşmadır bu. İşte böyle bir deneyim sırasında, babamı kaybettiğimde mezarı başında içimden şunları söylüyordum: “Ah be kavanoz dipli dünya, sahnesi biteni hemen gönderiyorsun da, bu kez gönderdiğin benim sahnemin baş kahramanıydı. Ve ben dümbelek bile çalamam ki, ne olacak şimdi?” işte bugün sizlere bu acının akabinde çıktığım yolculuklardan birini anlatacağım. Kafamın içinde sorular ve anılarla ve de benim sahnemin henüz sonlanmadığının bilinciyle düştüğüm yolları ve o yolların ve rastlantılarının minnacık hikayelerini:

Bu bisikletle yapılmış, Akçay’dan başlayan ve Manavgat’da sonlanan yaklaşık 900 kilometrelik minik bir macera. Ama bu maceranın  öncesinde bisikletle tanışmamın ve bu macerada bana eşlik eden bisikletimin özel bir öyküsü var. Bunu anlatmazsam hikaye yarım kalabilir. Kalmasın. 

Yirmili yaşların başında Berlin’de öğrencilik oynadığım dönemlerdi. Ve ben de parası olmayan öğrencilerdendim. Bu nedenle metrolara çoğunlukla kaçak biniyordum. O dönemleri bilenler hatırlayacaktır: Metrolarda köpekli, üniformalı ve biraz da irice gövdeli görevliler vardı. Ya da  korktuğum için bana iri gözüküyorlardı. Biraz korkarak, biraz da eğlenerek sürdürürken bu kaçak binip inmeleri, bir arkadaşım “Bende bir bisiklet var. Onu sana vereyim de bu tedirginlikten kurtul” deyince, bisiklet sürmesini bilmediğimi fark ettim ve öğrenmeye karar verdim. Neukölln’de Fuldastrasse’de oturduğum için hemen oraya yakın olan kanal kenarında buluşarak Weigandufer’dan başladık öğrenmeye ve öğretmeye, Maybachufer’a geldiğimizde  artık bisiklet kullanabiliyordum. Kurtulmuştum korkulu metro dakikalarından. Nihayet alabildiğine özgürdüm. Berlin’i sevgili “Düldül” (bisikletimin adıydı) ile turlayıp durdum o yıllarda. Yani bisiklet sürmeyi çocukken keyiften değil de, ileri yaşlarda mecburiyetten öğrenmiş biriyim. Bu arada bana bisikletini veren ve sürmeyi öğreten arkadaşımla da hiç kopmadık. Sahneleri iç içe olan oyuncular gibiyiz adeta. Ve yıllaaar sonra onun üçüncü çocuğu henüz minnacıkken, bir ara ufaklıkla ilgilenmek kısmet oldu. Bir baktım arkadaşım, “madem seviyorsun al sana bir tane daha” diyerekten bu macerada bana eşlik eden bisikletimi hediye etti. Bu nedenle adını ufaklığın şerefine “Cansu” koydum. Ben hayatta hiçbir karşılaşmanın tesadüf olmadığına inananlardanım. Hepimiz iyi ya da kötü birilerinin hayatına dokunuyoruz. İşte o da benim hayatıma dokunanlardan.

Şimdi sıra geldi bu birbirinden farklı hikayeleri bünyesinde barındıran yolculuğa, yani Akçay’dan yola çıkmaya. Tam da burada lütfen varsayın ki size kahve ya da zencefilli tarçınlı bir çay, yanında da limonlu kek ikram ettim. Zaten bu karantinalı günlerde var saymaktan başka seçeneğimiz de yok. Ha ama bir yöntem daha var. Sabah erkenden kalkıp keki yapıp yanına bir de sallama çay koyarak, kargoya verebilir, akşam beş çayında internet üzeri sohbete koyulabiliriz. Nasılsa sarılmak yok, dokunmak da yok. Dedikodulara göre yenidünya geleneklerinde yokmuş bunlar. Neyse siz her şeye rağmen yaslanın arkanıza, afiyet olsun. Hepimizin de her daim yolu açık olsun.

Akçay civarında pedallamıştım. Ama itiraf etmeliyim ki böyle uzun bir turu ilk defa yapacağım için biraz heyecanlı ve biraz korku doluydum. Neyse ki tek değildim bu yolculukta. Zaten tek olsaydım, çıkmazdım. Ben ve Cansu, Mustafa ve “Zeytin” (Mustafa’nın bisikletinin adı) düştük yollara. Bu arada bisikletlerimizin yaklaşık 25 kilo ağırlığında olduğunu da söylemeliyim. Ayvalık’a kadar olan mesafeyi daha önce yüksüz bir şekilde pedallamıştım. Ama yüklü olarak yollarda olmak daha değişik bir deneyim. Karayollarında kenardan kenardan, pedallamaya çalışsam da, bana sanki o kenarcıklara sığamayacakmışım, bisikletimin üzerindeki heybeler yolun sağındaki oto korkuluklara çarpıverecekmiş gibi geliyordu. Bunu pek belli etmemeye çalışsam da beceremedim, üçü de anladı. Gülüştüler halime. Tam onlara kızacakken yazmayı yeni öğrenirken, deftere nasıl kapaklandığımı hatırlayınca ben de güldüm. Çünkü şimdi de aynen öyle bisiklet sürüyordum. Gidona yapışmış, parmaklar her an frenlere dokunmaya hazır, asla hız yapmayan, ağırlıktan rampa çıkarken sanki arkaya düşüverecekmişim hissi taşıyarak yaptığım bu tedirgin sürüşe ben de dayanamayarak bir kahkaha bastım. Bu şekilde arada benzin istasyonlarında mola vererekten Dikili’ye kadar pedalladık. Bu ilk gün. Eğer ilkel koşullarda yaşayabilecek biriyseniz, bu tarz yolculuklar tam size göre. Çok az parayla, çok yer görme şansınız olabilir. Aksi takdirde her konaklama noktanız cüzdanınıza göre değişkenlik gösterecektir. Ben ilkel koşullarda yaşayabilen biriyim. Bu nedenle turun ilk konaklamasını Dikili sahilinde bir yeşilliğin üstüne çadır kurarak gerçekleştirdik. Belediye tesislerine yakın bir yerde olunca, tuvalet için izin istedik. Yardımcı oldular sağ olsunlar. 70 km pedalladıktan sonra nasıl terleyebileceğinizi düşünün ve banyo yapamadığınızı ve sonrada toprağın üstünde uyuduğunuzu. İşte böyle bir yolculukta dayanabilirseniz eğer, hem sevgili atalarımızı, hem de onlardan ne kadar uzakta olduğumuzu anlamaya başlayabilirsiniz. Ammaa yapış yapış olan üstünüzü değiştirip serinleyince bir de denize karşı bi kahve yapıp içincee tamaaamm diyorsunuz. “Sen her şeye rağmen güzelsin, ey hayat”. Merak etmeyin ilk günden hemen kokmuyorsunuz zaten.

Bir de böyle yerlerde çadır kurmuşsanız, gece biraz tedirgin olabilirsiniz çünkü bu, nihayetinde sokakta konaklamak oluyor. Gece yarısı, o yeşil alanda motorlarıyla  köpeklere ekmek dağıtmaya gelenlerin beni telaşlandırdığını söylemem lazım. Motorlarının ışıkları, sesleri ve konuşmaları yaptığımın doğruluğunu şöyle bir tartmama sebep olmadı değil. Neyse ki düşüncelerimde, motorlu gençler de geçip gittiler ve ben yeni bir sabaha uyandım. Kimseciklerin sokaklarda olmadığı bir saatte denizi seyrederek, kendimi sessizliğin kucağına bırakıp  sabah kahvemi içerken “ilk günü başardın işte” diyerek kendimi şımartmayı da ihmal etmedim.

Güzel bir kahvaltıdan sonra düştük yollara. Aliağa’ya kadar pedalladık. Tabii arada molalarla. Örneğin yeni Şakran’dan geçerken kıyma ve yumurta alarak, terkedilmiş bir Orman İşletme Şefliği’nin  bahçesinde  kapı önünde  küçük kamp tüpümüzün üstünde kıymalı yumurta pişirerek öğle yemeğimizi yedik. Aliağa’nın girişinde dikkatli olun derim. Rampalı ve trafiği yoğun olan bir bölümü var ki bence arabayla dahi zorlanabileceğiniz bir yol. Eğer İzmir’in içini bisikletle geçmek zorunda kalsaydık ne yapardım bilmiyorum. Ancak önceki yıllarda bisikletçilerin yaptığı gösteriler sayesinde İzban’a bisikletle binme izni çıkmış. Şansım vardı yani. Aliağa’nın girişinden hemen sonra İzban’a binerek Selçuk’a kadar trenle gidebildik. Ancak bu uzun bir mesafe. Yani Dikili’den çıkıp Selçuk’a varmak neredeyse günümüzün tamamına mal oldu. Selçuk’a vardığımızda akşam olmuştu. Bölge bisikletçilerinin neredeyse tamamının bildiği bir bisiklet dostunun bahçesinde konakladık. Adnan Barım. Buradan tekrar teşekkürler kendisine. Akşam biraz Selçuk’un içini gezdik. O gün Selçuk, hemen hemen tamamı bisikletçilerden oluşan bir kalabalığı ağırlıyordu. Çünkü Unesco Bisiklet Turu vardı. Merkezindeki sütunlar ise tarihin orta yerlerine hoş geldin der gibiydi. Ama benim çok da gezinecek halim kalmamıştı. Biraz yemek yedim, birkaç kişiyle ayaküstü sohbetten sonra yastığa başımı belki de koymadan uyudum diye düşünüyorum.

Konakladığımız bahçede incir ağaçlarının arasında oldukça nemli bir ortamda içmiştim bu kez sabah  kahvemi. Ve bugün daha da heyecanlıydım. Çünkü yolculuk asıl şimdi başlıyordu. Bundan sonra sadece bisiklet ve yollar vardı. Neyse ki ilk iki günü başarıyla tamamlayınca artık kendime güven de gelmişti. Bir Amazon kadını edasıyla bisikletimi yükleyip sanki yıllardır yollardaymışım gibi bastım pedala. Biraz rampalı yollardan geçerekten, Çamlık ve Ortaklar üzerinden Magnesya antik kentini de gezerek Söke’ye giriş yaptık. Müze kartlarımız olduğundan yol boyunca karşımıza çıkan tüm antik kentleri ve müzeleri ziyaret edebildik.

Selçuk’un içinde bize merhaba diyen sütunlardan sonra Magnesya’da adeta “Ben Anadoluyum başka yere benzemem, bana iyi kulak ver” der gibiydi. Söke’de bir bisikletçi ararken, tanımadığımız bir bisikletçi karşı yoldan seslenerek bizi çay içmeye davet etti. Tesadüf müdür sizce? Durduk. Çaylarımızı içip biraz sohbet ettik. Ellerinde iki Alman kadına ait olan bisikletler vardı. Onlar da bisikletle yollardaymış. Buraya tamire bırakmışlar ve çevreyi gezinmeye çıkmışlar. Alman olduklarını duyunca tuh dedim kendime, göremedim. Bekleyemezdik de. Malum yolcu yolunda gerek. Teşekkür edip devam ettik yolumuza. Söke ovasını boydan boya pedalladık. Düz ve asfalt bir yolun, sizi yorabileceğini düşünebiliyor musunuz. Saatlerce düz bir yolda tek düze pedallamak bence çölde ilerlemek gibi olsa gerek. Basıyorsun pedala, basıyorsun pedala ama yol bitmiyor ve bitecek gibi de görünmüyor. Yine şansım vardı, çünkü bu yollar rüzgarlı olurmuş. Rüzgara karşı pedallamak demek bir saatlik bir yolu, belki de üç saatte bitirmek anlamına gelebilirdi. Ama dedim ya şanslıydım. Arada durup incir kayısı gibi tatlı atıştırmalıklar, yiyerek ve su içerek ilerlerken akşam da olmak üzereydi. Hedef Kapıkırı’ydı aslında ama Mustafa bu yolları daha önce bisikletiyle geçmiş olduğundan bir kavşakta durdurdu. Didim yol ayrımında Dalyan mevkiinde bir kavşakta, bir benzinlikti burası. Benzinliğin yanında bir yeşil alan vardı ayrıca küçük bir kahve ve lokanta. Kavşak olmasından dolayı kısa süreli konaklayanları da çoktu. Yani yolun ortasıydı ama kalabalık sayılırdı. Hedefe ulaşamaz mıyız ki diye sordum. “Çok yorulduk, gideceğimiz yol rampalı. Burada izin verirlerse konaklayalım, yoksa telef oluruz” deyince Mustafa, peki anlamında başımı salladım. Ama gözüm de hedefteki yolda kaldı. O kadar yakın görünüyordu ki. Benzin istasyonunun sahibi yanındaki yeşil alanda konaklayabileceğimizi, tuvaleti kullanabileceğimizi söyleyerek, bir de bir çeşme gösterdi bize. İhya olduk anlayacağınız. Bisikletleri koyduk benzinliğe. Yeşil alanın yanındaki kahvede çay içmeye gittik. İnsan oturunca ne kadar yorulduğunu anlıyor. Çaylar geldi, sağa sola gelip giden arabalara bakınırken Mustafa birden “Aaa bak bisikletçiler geliyor” deyince döndüm. İlk gördüğüm Söke’deki bisikletçide rastladığım bisiklet oldu. Kafayı kaldırdım ve gayri ihtiyari “Heyy, ich habe heute dein Fahrrad gesehen” deyince onlar da şaşkın “ooo jeee Hallooo” deyiverdiler. Biraz bu toprakların çocuğu olmaktan, biraz da gurbeti biliyor olmaktan özel ilgilendik onlarla. Gitta ve Carlotta. Üç aydır bisikletle yollardalarmış. Bir yıl boyunca Tibet’e kadar uzanan bir rota belirlemişler kendilerine. O gün için hedefleri Milas olsa da geç kalmışlar, konaklayacak bir yerler bakınıyorlarmış. Anlayacağınız kimin yolu, kiminle nerede, ne zaman, nasıl kesişir bilemem, tek bildiğim hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Belki onların bizimle konaklaması gerekiyordu o gece ve öyle de oldu. Benzin istasyonunun sahibinden onlar için de izin çıktı. Korana nedeniyle şu anda Almanya’dalar, turlarını tamamlamadan dönmüşler. Arada yazışıyoruz.

Ertesi sabah, o yol kavşağında günlerdir duş alamamış kokarcalar olarak dağları seyrederek kahvelerimizi içip kahvaltılarımızı ettikten sonra düştük yollara. Onlar direk Milas’a gitmek istediler, biz de malum Kapıkırı’na. Belli bir yere kadar birlikte pedallayarak sonrasında ayrıldık. Bu arada akşam uzaktan bakınca yolu yakın diye düşünen ben, neden o kavşakta konakladığımızı anladım. Mesafe uzaktı ve rampalı bir yolu vardı. Kapıkırı yol üzerinde bir yer değil. Milas istikametine giderken ana yoldan ayrılarak içeriye dönmek zorundasınız. Biz de öyle yaptık. Ana yoldan ayrıldıktan sonra köy yollarında pedallamaya başlıyorsunuz ki, bu da en sevdiğim iş. Keşke hep köy yolları olsa. Her ne kadar alışmış da olsam, hala sürüşüme dikkat etmekten yollardaki güzellikleri kaçırdığım oluyordu bazen. Mustafa girişte “Bak buranın coğrafyası değişecek şimdi” diye uyardı. Kafayı biraz kaldırdım, dağları bir göreyim dedim. Kesinlikle doğruydu. Dağlar öyle bir şekil almıştı ki sanki harf harf sıralanmış sizinle yazışarak konuşuyordu. Ah be sevgili doğa, sen hep konuşuyorsun da biz bir türlü anlayamadık bu dili.

Kapıkırı çok güzel ve çok da özel, gizemli bir yer bence. Bafa gölü etrafında bulunan ve içinde Heraklia antik kentini barındıran minik bir köy. Yani milattan öncelere dayanan bir tarihçesi var. Göl ayrı anlatıyor olanları, Latmos dağı ayrı konuşuyor sizinle ve o dönemden kalma şehir duvarları ince bir bilgelikle selamlıyor sizi. Hele bir de bizim gibi mevsim dışında gitmişseniz, Heraklia işini gücünü bırakıp anlatıyor başından geçenleri. Siz yeter ki oturun gölün kenarına, çayınızı yudumlarken onu dinleyin, onu seyredin ve arada gülümseyerek anladığınızı anlatırcasına başınızı sallayın. Biz o gece Heraklia’yı dinleyerek uykuya daldık. Üstelik de nihayet günlerdir ilk defa burada duş alabildiğimiz için bedenen de rahatlamıştık.

Sabaha garip bir huzurla uyandım ve günün ilk ışıkları eşliğinde, gölün kenarındaki bir kütüğün üstüne oturarak kahvemi yudumlamaya başladım. Birden yanımda bir siyah köpekçik belirdi. Belli ki gece yamacımızda uyumuştu. Çenesini dizime dayadı ve gözlerini bana dikti, adeta “nasıl buldun Heraklia’nın anlattıklarını” der gibiydi. Hiç konuşmadık, sessizce yan yana durduk. Gölü seyrettik. O sırada bu köpekçiğin bana bir bağlılık duyabileceğini düşünmedim. Ben bu gizemli yerde, doğa henüz uyanıyorken kahve kokumun beni sürükleyip götürdüğü yerlerdeydim. Sonra kahvem bitti. Doğa uyandı. Köy uyandı ve biz kahvaltımızı edip yola koyulduk. Ama bir farkla. Bu siyah köpekçik de bizimle gelmeye başladı. Önce belki köyün çıkışına kadar gelir diye düşündük. Ama sonra ana yola çıkana kadar geçtiğimiz bütün köyleri bizimle geldiğini fark ettik. Ana yola çıkınca bırakır dedik. Ama o yine bırakmadı. Biz pedallara bastıkça, o da hızlanaraktan çılgınca bizimle yola düştü. Durduk kovaladık, durduk konuştuk, durduk anlatmaya çalıştık, “yolumuz uzun, sen gelemezsin” gibisinden ama köpekçik pes etmedi. Ne yapacağımızı bilmez bir şekilde kadere razı olurcasına ve onu da korumak adına pedallara yavaş basaraktan yola devam ettik. Öyle ki onun çok yorulduğunu hissettiğimizde durduk, avucumuzdan su içirdik, dinlendirdik. Ana yolda yolun ortasından koşmaya çalıştığında durduk. Çağırdık. Baktık çok geride kaldı, durduk bekledik. Hatta bir tünel geçtik beraber ki bu en zoruydu. Çünkü tünel de köpekçiğin kendisi gibi karanlıktı. Artık üç candık yollarda. Cansu ve Zeytin’i saymazsam. Korkarak, endişeli ve biraz da şaşkın bir şekilde Selimiye’ye vardık. Yani toplamında yaklaşık 25 km yol yaptık birlikte.

Selimiye’de Gülşen’de yemek yiyerek Milas’a doğru devam edecektik. Hayvanları seven biriydi ve bahçeli bir evi de olduğu için bu köpekçiği onda bırakırız diye düşündük ki zaten başka oluru da yoktu bu işin. Aynen de öyle yaptık. Ancak o kadar farkındaydı ki onu bırakabileceğimizin. Bahçedeki kapalı odaya girmemek için elinden geleni yaptı. Zor kaçtık elinden. Onun kendine zarar verme pahasına bizi bırakmak istememesi, çenesini dizime dayayıp bana diktiği gözleri, avucumdan su içtiğindeki bakışları, sanki sevgiler bir gün tükenir anlayışına inat çıkmıştı karşıma. Onda tükenmeyecek bir sevgi vardı. Ee o da bir canlı olduğuna ve bana bunu hissettirebildiğine göre acaba hangimiz haklıydık. Eğer bahçeli bir evim olsaydı, emin olun bu siyah köpekçik şimdi yanımda olurdu. Ama yola devam etmek zorundaydık, hayata olduğu gibi. Onu emin ellerde bırakmış olmanın tesellisiyle ve içimden “Ah be kavanoz dipli dünya” diyerekten Milas’a doğru düştük yollara.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*