KAVANOZ DİPLİ DÜNYADA BİR NAZAR BONCUĞU

Seldağ Vardal / DieGAZETE.de

Turumuzun devamına geçmeden önce bir istirhamım olacak. Kimden mi? İnsanlara çip takılacak deniyor ya hani, işte bunu kim takacaksa onlardan. Lütfen ya iki çip, ya da takılacak çipin fotoğraf çekebilme özelliği olsun. Yani ben gözümü kırptığımda, o bir deklanşör görevi yapabilsin. Böyle bir özelliğin benim gibi görsel yanı gelişmemişler için büyük bir kolaylık sağlayacağını düşünüyorum. Kaçış yok madem. Karşılıklı hepimizin işine yarasın. Çünkü bu tur boyunca en çok zorlandığım konu buydu. Mustafa “Dur şurada harika görüntüler var. Yakalayalım bu kareyi” dediğinde, ya da pedal basarken çektiği fotoğraflar sırasında nasıl homurdandığımı gelin ona sorun. Ancak turun bitiminde çekilen fotoğrafları dosyalamaya çalışınca, ne söylemek istediğini anladım. Buna geç anlamak diyorlar galiba. Ama olsun. Yaradan’ın bize biçtiği rollerde aslolan anlamak ve ilerlemekse varsın böyle “Aldım kabul ettim” olsun.

İşte bu şekilde ben fotoğraf çekimlerine homurdanarak Zeytin, Cansu ve Mustafa bana sessizce gülümseyerek ilerlerken, Milas’a da varmıştık. Güzel şirin üstelik de bisiklet yolu olan bir ilçe. Niyetimiz hemen kısa bir market alışverişi yapıp, yola devam etmekti. Bu arada bir bisikletçiye rastladık. Karavancıların, motorcuların ve bisikletçilerin yolları bir şekilde kesişiyor ya hani, öyle sıradan bir karşılaşmaydı yani. Hemen ayak üstü sohbet ettik. Kendisinin de uzun turlara çıkmak istediğini ama bir türlü kısmet olmadığını söylerken, o kısacık sohbet esnasında iki kere de çok kıskandım diye vurguladı. Ve beş dakika bile sürmeyen bu konuşmanın sonunda herkes yoluna pedalladı. Ben hariç. Bisiklet yolunda çok da yavaş ilerlerken birden hoooppp kendimi sola yatmış buldum. Nasıl oldu anlamadım. Yol bisiklet yoluydu. Gayet yavaş ilerliyorduk. Karnım toktu. Hatta dondurmamı bile yemiştim. Ayağa kalktığımda, gözlerim direk bu bisikletçi arkadaşı aradı. Kıskanılacak ne vardı demek istedim. Ama o adını bile bilmediğim arkadaş, çoktan gözden kaybolmuştu. Ve ben sol bacağımda nazar boncuğu misali taşıdığım bir morlukla tamamladım bu turu.

Yani Milas, benim nazar boncuğum oldu. Ama durmadık yola devam edip Muğla Ören’e kadar yaklaşık 70 kilometre pedalladık o gün. Harika çam kokulu ormanların arasından geçtik. Karayollarında değilseniz, hele bir de araba geçmiyorsa, üstüne bir de ulu ağaçların yamacından akıp gidiyorsanız, kulak vermenize dahi gerek yok. Ağaçlar çok şey anlatıyorlar hayata dair. Kimisinin yaşlı gövdesi, kırışık yüzüyle size gülümseyen deniz oluveriyor. Kimisi renkli yapraklarıyla makyaja yeni başlamış genç bir kız misali göz kırpıveriyor. Kimisi  gövdesinde sakınıp sakladığı, bir kuş yuvasıyla baba ocağını hatırlatıyor ve kimisi de hoyratça baltalanmış gövdesiyle bir acıya dokunuveriyor. Ve bunların hepsi de dünya denilen bu sahnede vuku buluyor. Tabi bu arada zaman ilerliyor ve güneş vedaya hazırlanırken, özellikle de orman içleri daha da bir karanlık oluyor. Bu da benim içime bir korku salıveriyor. Belli etmesem de, o benimle tatlı tatlı konuşan ağaçların içinde gece konaklamayı düşünmek, bana pek de şeker bir fikir gibi gelmemişti. Nasıl bir can kaygısıyla pedallara bastım. Yokuşlarda pes etmedim. O anları görebilseydiniz, çok gülerdiniz. İnsan denilen canlı, bir yere kadar romantik olabiliyor bence. Şartları fazla zorlamamak lazım. Bu arada iki tane de sevimsiz, gerekli midir bilemediğim termik santralin yanından geçip gittik.

Ören’e giriş yaptığımızda vatanına gelmiş bir gurbetçi gibi sevinmiş ve rahatlamıştım. Doğru sahile yönelerek kendimize konaklayacak bir yer bakındık. Sezon dışı olunca genç bir kafe sahibi, bahçesinde küçük bir ücret karşılığı konaklayabileceğimizi söyledi. Duş yoktu ama velinimetim olan tuvalet vardı. Ören sahili de, çok hoş yerlerden biri. Zaten bu toprakların neresi hoş değil ki. Etrafa bakınırken karavanlarıyla yolda olan bir çiftle tanıştık. Şükriye ve Mehmet Lökoğlu. Antalya’da yaşayan emekli öğretmen, dünya tatlısı bir aile. Aynı zamanda Antalya bisikletçileriyle de pedalladıklarından yaptığımız tura da yabancı değillerdi. Biraz bisiklet, biraz karavan, biraz ordan, biraz burdan derken güzelim Ören sahilinde hoş bir sohbet sonrası uyku vakti geldi. Dalgalar ninni söylerken uyumak bir başka oluyor. Hele bir de, sabaha kahvenizi yine denize karşı, yine başka güzel bir köşede yudumlamak, küçücük bir nefesin kıymetini sorgulamak nasip olmuşsa, aman deyim aklınıza kötücül hiçbir şeycik getirmeyin. Bence sadece şükredin.

Kahvedir, kahvaltıdır, çadır toparlayıp, bisikleti yüklemektir derken, sabahları işe başlamadan önceki yol telaşı misali anları geçip, Lökoğlu ailesine de, veda ettikten sonra bastık pedallara. Onlar da aynı gün yola çıktılar ve istikamet bizimle aynıydı. Bu nedenle belki hedef noktada, belki de yollarda bir yerde, tekrar görüşmek üzere diyerekten ayrıldık ki aynen de öyle oldu. Benim eyvah çektiğim rampalardan birinde, onlar karavanla yanımızdan geçtiler. Akyaka’ya kadar pedalladık o gün. Öyle inanılmaz güzel bir yoldu ki bir yanı deniz, bir yanı dağ ve yine o ulu ağaçlar. Tek sorun benim yükseklik korkum oldu. Yolun deniz olan yanı, ara ara hafif de olsa bir uçurum oluşturuveriyordu ve ben yolun kenarından pedallamam gerekirken ortalayıveriyordum. Ama yine şanslıydım. Çünkü sezon dışı olduğundan araba geçişleri çok azdı. Yoksa özellikle de bol kıvrımlı bir yolda ortadan pedallamak akıl karı bir iş değil. Ben bu tehlikeye rağmen, o çam kokularının, o denizin, o dağların ve bunların arasında kıvrılarak ilerleyen, o ince yolun keyfini çıkardım.

Hafızama kaydettiğim fotoğraflarla vardık Akyaka’ya. Akyaka’yla ilgili söylemek istediğim tek şey şudur: Yapılan bütün betonarme binaları yıkıp, ne olur Akyaka evlerinden yapalım. Dünyanın dört bir yanına. Muhteşem bir mimari ve muhteşem pahalı yerlerden biri tabii. Oradaki orman kampında konakladık. Biraz pahalıydı ammaa günler sonra nihayet duş yapma imkanı olunca, insan neyse diyor. Akşam gezinirken Şükriye hanımlarla yine karşılaştık. Onlar da karavan için orman kampını pahalı bulduklarından, başka bir noktada daha ucuza bir yerde konaklamışlar. Bu kez de, o muhteşem mimarinin ortasında güzel demlenmiş çay tadında, bir sohbetten sonra orman kampına döndük. O gün sağanak yağış bekleniyordu, ama olmadı. Çam ağaçlarının altında, etrafımızda bir kaç çadırla beraber dalıverdik uykuya. Kalktığımda o güzelim çam kokularının eşliğinde kampın köpekleriyle yan yana içtim sabah kahvemi. Biraz onları seyrettim, biraz denizi, biraz da ağaçları. Sonunda yine toparlanma vakti geldi. Yükledik bisikletleri, düştük yollara. Gökova, elma, portakal, böğürtlen bahçelerinin arasından geçerek Ortaca’ya vardık. Köylerden geçerken bir yol yapımına denk gelince, bize tarif edilen bir tarla içinden bisikletler ellerimizde ilerleyerek varabildik diğer köye. Yollarda da, aynen hayatta olduğu gibi sürprizler köşelerde bekleyebiliyor. Moralinizi bozmayın, motivasyonunuzu düşürmeyin. Hele bu nereden çıktı yaaa diye de sakın söylenmeyin. Kim bilir hangi dersler saklıdır o sürprizin içinde.

Jpeg

Olamaz mı? Yol kenarındaki levhalar misali. Şöyle ki Ortaca girişinde 10 kilometre yazdı. Ben bir sevindim, bir sevindim ki anlatamam. Meğer bu mesafenin büyük bir bölümü rampadan oluşuyormuş. Üstüne bir de yağmur yağdı mı? İşte size hayatın hazırladığı tatlı ama acı kıvamda bir sürpriz. Tamam dersiniz, bu kez bu iş yeri başarılı olacak, sonra bir Korona gelir, ardından bir de ekonomik kriz. Ama ben yolları da, hayatı da inadına sevenlerdenim.

O gün Ortaca’da Sevgi’de konakladık. Ertesi gün yine yollardaydık. Yol, yine az da olsa rampalıydı. Hele bir tünele geldik ki Göcek tüneli. Dediler ki tünel paralı, ya da üstten giden eski yolu kullanacaksınız. Niye para verelim. Biz de o dar, kıvrımlı ve rampadan da öte dik yokuş olan eski yolu kullandık. Sorunlar biraz yorsa da, çözümleriyle gelirmiş. Göcek Koyu’na da uğrayarak, bir parkta bu doğa harikası köşenin güzelliği eşliğinde bir öğle yemeği yiyip, Fethiye’ye doğru yola çıktık. Böyle bir yolculukta nerede konaklayacağınızı bilmek pek mümkün değil. Hatta önünüze çıkan bir köy, sizi hedefe ulaşmaktan dahi alıkoyabilir. Yani ne olacak, nasıl olacak gibi soruların yanıtı yok aslında. Mustafa turun en başında demişti “Yol sana söylüyor” diye. Fethiye’ye geldiğimizde, artık bu sözü iyice anlamıştım. Yani yollar ve kader, ikiz kardeş gibiydiler. Bir reklam panosunda yazan kamp yerini aradık. Çalış Plajı’ndaymış. Vardık yanlarına. Gayet uygun bir fiyata, iki gün kaldık burada. Tuvalet ve duşu geçtim, çamaşır makinesi ve internet dahi vardı. Sekiz gün sonra ne büyük bir lükstü. Biraz dinlenmeye ihtiyacımız olduğundan, biraz da Ölü Deniz’i görmek istediğimizden, bu iki gün bize çok iyi geldi. Kamp yerinde, bir iki karavan da vardı konaklayan. Biraz gezindik, biraz da sohbet ettik. Kamp komşularımızla, ya da yoldaki yüzler diyelim biz onlara. Hani otobüs yolculuğunda yan koltukta oturur ve tüm hikayesini aktarır ya, işte öyle bir şey. Onlardan birinin anlattıkları peşimize takılan siyah köpekçikten sonra bu tura damgasını vuran ikinci candı. Adı Ayla. Genç bir kadın. Aslında onun hikayesinde bir fevkaladelik yoktu. Uzun süren bir evlilikten sonra ayrılmak istemiş. Eşi de kabul etmemiş. Ama Ayla kafaya koymuş ve sonunda ayrılmayı başarmış. Oldukça sıradan görünüyordu anlattıkları. Ta ki kendi yaşadıklarına yaptığı yoruma gelene kadar. “Fakat bunu başarmak için sistemle aynı yöntemi kullandığımı sonradan anladım” deyince, benim aklım o noktada karıştı işte. Beynimin iyi çalışması için gerekli motivasyonu sağlayamayacak kadar yorgundu bedenim. Ama yine de sordum: “Nasıl yani. Ne alaka” diyerekten. Diyaloğu aynen aktarıyorum sizlere;

“Çok basit. Bir hedef belirledim ve ona ulaşmak için kendimce zararlı olmayan bir oyun oynadım. Yani ben, bulunduğum ortamda, birilerini basamak olarak kullandım, birilerini çiğnedim geçtim, birilerini birbirine kırdırdım, sonuçta hedefime ulaştım.”
Ben anlamadığım gözlerle bakarak omuz silktim ve bitek “eeee yani” diyebildim. O devam etti: “Sistem, sistem deyip durduğumuzla ortak nokta, şurada ki Seldağ, onlar da bir şey istiyor. Bir şeyi hedefliyor ve bu uğurda bazı oyunlar oynuyor. Tıpkı benim gibi. Yani öz aynı. Sadece rakamlar farklı. Ben üç beş, hadi bilemedin yirmi kişilik bir oyunun içindeyim. Onlar milyonların.”

Hani bir şeyleri anlamaya başlarsınız da, sanki tam oturmaz ya, işte öyle bir ruh hali içine sokmuştu beni. Sonra birden, belki de biraz sığ davranıp sordum; “Eee kim kazandı sonucunda” diye. Neyi anlatmaya çalıştığından ziyade, sonucuyla ilgilenmem sanki gücendirmişti onu. Ama yine de sabırla yanıtladı beni: “Herkesin istedikleri, arzuları, hedefleri olduğundan yola çıkalım ve herkesin bunun için bir şeyler yaptığını düşünelim. Yani karmaşık bir oyun bu. Ben bu oyunda zekama güvenip kurnazlık yaptığımı düşündüm. Yani sonucunda senin duymak istediğin buysa kazandım. Ancaaak unuttuğum bir şey olmuş. Kaderin cilve yapabileceğini hesaplamamışım.”

Ben hala kim kazandı noktasındaydım. Beni anlamış olacak ki “Böyle bir oyunda kazanan olmaz, Seldağ. Hepimiz kaybediyoruz” dedi sert bir ses tonuyla. Çok bozuldum ve tam bir şey diyecektim ki, artık yorulduğunu söyleyip karavanına çekiliverdi. Dinlenmeye bu kadar ihtiyacım olan bir anda bu hikaye, beni çok fena güçten düşürmüştü. Uykuya dalarken bile cümle kafamın içinde gidip geliyordu. “Böyle bir oyunda kazanan olmaz, Seldağ. Hepimiz kaybediyoruz.” Sonra dalmışım. Sabah kalktığımda bir yandan rutin toparlanmamı yaparken, diğer yandan göz ucuyla sürekli Ayla’yı aradım. Ama görünürde yoktu. Hiç olmazsa hoşça kal demek istedim. Göremedim. Bastık pedallara ve tam konakladığımız yeri çıkmak üzereyken baktım Ayla yürüyor. Durma imkanımız yoktu artık. Mecburen bağırmak zorunda kaldım: “Aylaaa, ben seni anladım galiba. Sen diyorsun ki kavanoz dipli dünya” gülümseyerek el salladı ve “Yolunuz açık olsun” diye seslendi. Bu gülümsemenin anlamı neydi. Kim ne anlattı. Kim ne anladı. Ben çıkamadım işin içinden. Takdiri size bırakıyorum. Mustafa, Zeytin ve Cansu anlamasa da ne olduğunu, benim için Fethiye ilginç bir hikayenin adı oldu. Adı Ayla olan bir hikaye.

Neyse ki pedallayarak yolculuk yapınca unutuverdim tüm konuşulanları. Çünkü yollar hikayelerle doluydu. Örneğin yolumuzun üstünde Saklıkent’e uğrayarak kanyonu ziyaret ettiğimizde, şort giyince benim nazar boncuğu ortaya çıkmış ve pek bir ilgi çekmişti. Acaba boncuğuma hikaye yazan oluş muydu? Patara’ya geldiğimizdeyse yine akşam olmuştu. Kamp yeri pahalıydı. Ortada bir park yeri vardı ve hemen yanında bir karavan. Karavancılar, park yerinde akşam olunca çadır kurabileceğimizi söylediler. Sabah da erkenden toplarsak sorun yaşamazsınız deyince, alanın yanında halka açık bir tuvalet de olunca, bundan iyisi can sağlığı deyip oracıkta kalıverdik o akşam. Hatta arabalarıyla yollarda olan bir çift daha konakladı yanımızda. İnsan güç buluyor böyle durumlarda birbirinden. Sabah olunca önce yapılması gerekenleri yaptık. Ardından da Patara sahilini ziyaret ettik. Yaradan’ın bu coğrafyaya bağışladığı nadide noktalardan bir tanesi. O kum, o deniz, o antik kent. Özel bir coğrafyada dünyaya gelmiş olma hissi ve bunun gururunu veriyor insana. Ama  durmak olmuyordu işte. Yola devam etmek lazımdı. Biz de öyle yaptık. Kaş’a doğru yola koyulduk.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*