NE OLDUĞUNU ANLAMADAN RENKLER KAYBOLDU

İtalya’dan mektup var 4

Gonca Bilgiç / DieGazete.de / Venedik

Bugün de bana eşlik eder misiniz? Abano Terme’ye gidiyorum. Benden 30 kilometre uzaklığında minicik bir kaplıca şehrimiz. O zaman haydi bakalım birlikte gidelim. Yalnız kemerlerimizi bağlayalım, zira benim Fatoş kemersiz yola çıkmıyor.

Abano Terme, Avrupa’nın en eski kaplıcalarından. Ve yıllardır hizmete açıktır. Yalnız bu Koronavirüst’en dolayı aynı Treviso ve diğer şehirler gibi boynunu bükmüş. Sokaklar bomboş ki, burası tatil mekanı olduğundan aslında caddeler turistlerle, restoranlar da müşterilerle, sokak satıcılarıyla dolu olur. Şimdi ise oteller bomboş, sokaklar bomboş.

Dışarı çıkma yasağı hafiflemesine rağmen insanlar hala ürkek ve evde kalmayı tercih ediyorlar. Abano Terme kaplıca bölgesi olduğundan dolayı bu küçücük şehrin her köşesi 4 veya 5 yıldızlı oteller ile doludur. Havuzlar hem kapalı, hem açık olarak kullanılıyor. En güzeli de kış aylarında o sıcacık şifalı havuza girip, dışarıya yüzmek, kışın ortasında dışarısı buz gibi soğuk. Fakat siz sıcacık suyun içindesiniz, inanılmaz zevklidir. Şifalı su haricinde masajlar, çamur banyosu, sauna ve hamam gibi imkanlar da sunuyorlar.

Bundan birkaç sene öncesine kadar Almanya’nın sağlık sigortası yani “Krankenkasse” bu tür “Kur”un tüm masraflarını karşılıyormuş. Dolayısıyla senelerce yüzde doksan Almanlara hizmet etmiş Abano Terme. Yani Almanya’dan vatandaşlar akın akın Abano Terme’ye gelip, haftalarca şifalı sulardan faydalanıp, İtalyanların o güzelim yemeklerini afiyetle yiyip, akşamları da muhteşem doğasında yürüyüşlerini yapıp, yeni doğmuş olarak memleketlerine geri dönerlermiş. Ve son seneler sağlık sigortası Almanya’da çok kesintiler yaptı ya, bu tür “Kur”ları da kaldırmış programından. Ve böyle bir imkanın olduğunu ben maalesef çooooookkk sonra öğrendim. Bence böyle bir “Kur”u en çok hak eden birinci nesil Alamancılarımızdır. Zamanında bu bilgiye sahip olmuş olsaydım, buranın kaplıcalarını senelerce fabrikalarda çalışıp yıpranan analarımız, babalarımız ile doldururdum. Şimdilerde ise maddi durumu iyi olan Alman müşteriler ve Fransızlar, bu sağlık programından faydalanıyorlar. Zira bu sağlık programından faydalanmak bayağı bir tuzlu.

İtalyanların en çok sevdiğim özelliklerinden birisi de mesela, adamların hayatı sevmeleri, kendilerini sevmeleri ve kendilerine çok güzel davranmaları. Dolayısıyla buralarda yaşayan İtalyanlar, genç, ihtiyar, çocuklu çocuksuz cumartesi ve pazarları bilhassa kış döneminde sabahtan çıkıp akşama kadar günü birlik kaplıcada geçirirler. Ben durur muyum, benim de kışları ayda bir programımdadır. Türkiye’de hanımlar hani toplanıp hamama giderler ya, biz de burada arkadaşlarla bilhassa kış döneminde mutlaka ayda bir pazar organize olur Abano’ya gideriz. Öyle güzel bir keyiftir ki, anlatılamaz, ancak yaşanır.

Geçen sene hani şu dünyanın en lezzetli mantısını yapan ablam var ya, işte o ablam ve oğlumun isim babası Fatih ağabeyim geldiler. Hoş geldiniz benim çocukluğumun süper kahramanları diye karşıladım kucaklarımı açarak. Şaşkın gözlerle baktılar ikisi de bana. Onlar gerçekten benim çocukluğumun süper kahramanları. Almanya’da çocukluğumuz Berlin Diefenbach Strasse 54’te geçti. Keçili Park’a çok yakın olduğundan, sürekli bu çocuk parkına giderdik. Gün boyu oynardık. Fakat her sokağa çıktığımızda, sokaktaki Almanları öcü gibi görürdüm ve gerçekten çok korkardım onlardan. Köyümün insanı, tülbentiyle, şalvarıyla o güneşten yanmış yanaklarıyla rengarenk ve hayat dolulardı, fakat Alman teyzelerimiz amcalarımız, gri kıyafetleriyle, soluk tenleriyle, boş bakışlarıyla, zayıf bedenleriyle beni çok korkutuyorlardı. İnanın, her aksam yatağıma işerdim. Öyle ki, her gece kabus görürdüm. Benim nesilden benim gibi korkmuş olanlar varsa, ellerini kaldırsın. Sağ olsun ablam yatağın döşeğini çevirirdi ve böylece kimsenin fark etmemesini sağlardı.

Ben köyde doğdum, gözümü minicik bir köyde açtım, evimizin önünde meydanlık, meydanlığın etrafı diğer köy evleriyle kuşatılmış ve tarlalar ile doluydu. Her sabah çoban önde, sırtları, tanınsın diye mavi, kırmızı, sarıya boyanmış, koyunlar arkada yaylanmaya çıkarlardı. Köyün sürüsü bittikten sonra, inek sürüsü başlardı. Biz çocuklar da sürülerin arkasından bayağı bir eşlik ederdik. Minicik köyümüzde herkesin çocuğu idik. Bütün gün dışarda köyün çocukları ile oynardık. Babalar, dedeler, amcalar dayılar tarlalarda çalışırlardı. Analar, ablalar, teyzeler, nineler evde, o rengarenk tülbentleriyle o güzelim şalvarlarıyla sabahtan akşama kadar ev işleriyle uğraşırlar, sık sık toplanırlar ve birlikte yufka ekmek, bazlama, mantı, salça yaparlardı. Gelinlik kızlar ise okul sonrası işlengi işler, oya örer, çeyizliklerini hazırlardı. Köyümüz insanları hatta koyunlarımız bile rengarenkti. Karnımız acıktığında, bize en yakın olan eve girerdik. Oracıkta bize dürüm yaparlardı, biz de elimizde dürümlerle tekrar meydana çıkar körebe, çelik çomak, birdirbir, beş taş gibi oyunlar oynardık.

Ne olduğunu anlamadan renkler kayboldu. Bahçemiz, meyve ağaçlarımız… Tülbentler, şalvarlar, şapkalı bastonlu dedeler, kolonya kokusu, inek sesleri kayboldu. Yerine uzun kocaman binalar, asfaltlı caddeler, gri etekler, pantolonlar, bembeyaz tenli Alman amcalar ve teyzeler oluştu. Her sokağa çıktığımızda veya Kottbusser Damm’daki çocuk parkına gidene kadar ablamın arkasına saklanırdım. İyi ki ablalarım vardı, abilerim vardı. Onlar beni hep korudu. Hele Kürşat abim… Bizleri en güzel Kürşat abim sevdi. Bakışları aynı babamızın bakışları, kadife gibi okşar insanı, dünyanın en özel ve en güzel insanını hissettirir. Güvende hissettirirdi ve bu duyuları yalnız başkalarıyla başarırdı. Hala öyledir.  Sonra alıştık tabii ki, Berlin vatanım oldu. Berlin Kreuzberg’te büyümek demek, dünyanın neresinde olursanız olun, kimlerle karşılaşırsanız karşılaşın, inanın her şeyin üstesinden gelmesini öğretiyor. Berlin Kreuzberg’te büyümek her insanoğluna nasip olmaz. Ayrıcalıklıdır… Forsludur… Çoğu zaman Berlin’den geldiğimi duyanlar “Aaa, Berlinli misin? Berlin, Kreuzberg mi?” diye sorarlar.


Her zaman köy yaşantısını özlemişimdir ve hayatımı Almanya’da geçirmek istemediğimi de anlamışımdır. Şimdi de tam istediğim gibi, köyde yaşıyorum. Küçücük bahçe, evimin önü mısır tarlası ve hem güneşin doğuşunu ve hem de güneşin batışını izleyebiliyorum. İtalya’ya göç etmemi bazen arkadaşlar büyük bir cesaret olarak adlandırırlar. Benim gözümde öyle değil aslında. Bence en büyük cesaret yapmak istediğini yapmamak.

Bir cuma günü geldiler benim çocukluğumun süper kahramanları. Hem de ablam oklavasını da getirmiş. Yaprak sarması için yaprak bile getirmiş. Bana mantı yapacakmış. Bir de iplik ve tığ getirmiş, bana şal örecekmiş. Yaaaa ablacığım yaaa, yıllık iznini kafa dinle diye geliyorsun İtalya’nın en güzel şehirlerinden birine, kafanı dinleyeceğine mantılar açıyorsun, örgüler örüyorsun. Koşulsuz sevgi buna deniyor galiba, sevdiğin birine yorgun olsan da emek vermek sevgisini katmak gibi. Çok güzel bir hafta sonu geçirdik. Ardından pazartesi işe gittim, eve döndüğümde bi baktim ki ablam ve abim oturmuşlar birlikte mantı sıkıyorlar. Bir haftalık tatillerinde buzluğumu mantı, sarma ve köfte ile doldurdular iyi mi. Ve dönme vakti geldiğinde ablacığım şalı bile bitirdi. Çok da güzel oldu, ellerine sağlık ablacığım.

Biz üç kardeş çok farklıyız: Ablam namazında niyazında, abim entellektüel, ben de – hmmm bana Budist derler. Fakat Budistlik hakkında daha pek bir şey okumadım. Benim çocukluğumun süper kahramanları, bizler küçükken belki farkında bile olmadan bizleri yönlendirdiler. Öncü oldular, koşulsuz sevgiyi, yargılamadan dinlenmeyi, hayvanları sevmeyi, hiçbir varlığı ezmemeyi öğrettiler. Bizler de, tüm diğer gurbetçilerin çocukları gibi annelerimiz babalarımız olmasına rağmen öksüz büyüdük diyebilirim. Çoğu ailelerde, hemşerilerimizde olduğu gibi babalar ve evin erkek çocukları dışarıda, kahvede geçirirlerdi boş vakitlerini.

Bizim evde ise abilerim, bilhassa kış aylarında bize kendi uydurdukları masallar ve hikayeleri anlatırlardı. Halımızın motiflerini misket sahası yapıp, misket oynarlardı. Bizlere resim yaptırırlardı. Bulmaca çözdürürler ve daha neler de neler. En önemlisi de bence arkadaşlarımın abileri gibi hayatın koltukta miskin miskin uzanıp geçmesini beklememek olduğunu, kız çocuklarının erkek çocuklara hizmet etmek için var olmadıklarını, öğrenmenin dünyanın en güzel şeyi olduğunu kendileri bizlere örnek olarak göstermeleri oldu. Bir de o zamanlar Doğu Almanya’nın televizyonunu izleyebiliyorduk. Doğu Almanya, yani DDR, harika çocuk programları yayınlardı ve efsane Çekoslovak masallarını da: “Olek und Bolek”, “Pan Tau”, “Das Sandmännchen” bunlardan birkaç tanesi. Onun dışında “Die Sendung mit der Maus”, “Winnetou”, “Sesamstraße” ile “Ernie und Bernd”, “Pippi Langstrumpf”, “Unsere kleine Farm” gibi programlar evlerimizin misafirleri olurdu. Benim nesil Almanya’da bu programlarla büyüdük. Ve akşamları da ailece Köln Radyosu’nu dinlerdik.

Çocukluğumun süper kahramanları madem gelmişler, Abano Terme kaplıcalarına gitmeden olmaz tabii ki. Gideceğimiz oteli aradım, tesettür mayo ile müşteri kabul ediyorlarmış. Biz de sabahtan çıktık yola, zaten benim evden yarım saat. Metropol FM dinleye dinleye, güle eğlene gittik kaplıcaya. Otele yaklaşınca ablam biraz çekinir gibi oldu. Yaaa şimdi insanlar hep bana bakar, buradaki insanlar tesettüre alışmamışlardır. Amaaaan ablaaaa, hiiiç rahatsız olma. Şimdi biz babamızın oteliymiş gibi içeri gireceğiz. “Doğru diyon gı”, demez mi. Ardından “Almanya koskocaman duvarını yıktı, biz hala kafamızdaki duvarları yıkamadık” dedi. Otelin kapısına vardığımızda da “Açıl susam açıl, ben geldim” demez mi. Abim hemen atladı, “Hay hay hanfendi, buyurun otelimize hoş geldiniz, şeref verdiniz.” O kadar güzel ağırlandık, öyle güzel bir gün geçirdik ki, o kadar mutlu olduk ki, herkese tavsiye ederim. Arzu ederseniz gittiğimiz hotelin sitesine bir göz atın derim: www.plaza.it

İnsan nereye giderse gitsin, her zaman kafası dimdik gitmesi, en güzeli bence. İşte o zaman karşı tarafın davranışları size karşı değişiyor. Bir hafta boyu üç kardeş neler mi yaptık? Ben gündüzleri çalıştım, onlar gezdiler ve akşamları kızma birader oynadık, Adile Naşit, Münir Özkul, Kemal Sunal, Tarık Akan filmlerini izledik. Eskilerden anlattık, anıları tazeledik ve en önemlisi bol bol bol da güldük.

Neyse, biz aksam geç vakit Abano Terme’den dönerken bir topluluk gördük, ablam hemen sordu neler oluyor burada diye. Dikkatlice bakınca gençlerin sokakta toplanıp arkadaşlarının birinin üniversite mezuniyetini kutladıklarını gördüm. Bu da İtalyanların çok güzel olan bir geleneklerinden biridir. Üniversite sınavından başarılı çıkan genç, arkadaşları tarafından kutlanır. Nasıl mı? Sınavdan çıkan genç için arkadaşları muhteşem bir mezuniyet partisi organize ederler.

“Papiro di laurea”. Yani kocaman bir mezuniyet posteri hazırlarlar, bu posterde mezun olan kişinin karikatürü çizilir ve tüm üniversite döneminde yaşadığı komik anıları yazılır. Bu posteri mezuniyet gününde fakülte duvarlarına ve kişinin mahallesinin sokaklarına asarlar. Genç, eline diplomasını alır almaz da, defne çelengini kafasına yerleştirirler. Aile de bizim şu nikah şekerleri var ya, aynı öyle sepetin içinde nikah şekerleri dağıtırlar. Sonrasında aile, eş, dost birlikte güzel bir mekanda yemek yerler. Fakat burada bitmez. Arkadaşları bu kişiyi sokak sokak dolaştırırlar, şarkı söylerler ve söyletirler, içki içirirler, üzerine un, şeker, hatta yumurta bile atarlar. Yani unutulmaz bir gün geçirtirler. Ola da çocuğunuzu İtalya’da okutursanız defne çelengi sizden olsun.

Andrà tutto bene.

Her şey çok güzel olacak.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*