SANA BİR MÜJDEM VAR BABA

Bu kavanoz dipli dünyanın dümbeleğini çalmasını öğreniyorum galiba. 

Seldağ Vardal / DieGazete.de

Artık Kavanoz dipli dünya hikayemizin sonlarına yaklaşıyoruz. Siz okuyarak ben de pedallayarak. Hangisi daha zor acaba? Bir hikayeyi okumak, dinlemek, ya da gözlemlemek mi? Yoksa onu yaşamak mı? Yoksa onu anlatmak mı? Kendi deneyimlerimden yola çıkarsam, anlatması zor derim. Örneğin, o yokuşlarda pedal basmanın güçlüğünü nasıl anlatabilirim ki? Ama bastım işte. Basamadığım yerde de, aslanlar gibi yürüdüm işte. Hani yani kendinle yüzleşmek gibi bir şey bu.

Hayat diyor ki, dur yapamıyorsun. Sen diyorsun ki, ne demek, bal gibi de yapabiliyorum. Sonra bir bakıyorsun ki yüzükoyun yere kapaklanmışsın. Yapamamışsın işte, kabul et. Yüzleş kendinle ve gülümseyerek itiraf et kendine, gücüm bu kadarmış diye. Bir rampa mı tüm bunları anlatan diyor olabilirsiniz şu anda. O zaman Kaş rampasında buluşalım derim. Ama bu yokuşun hemen öncesinde, asıl olarak şunu belirtmeliyim. Bisikletle yola çıkmak için öyle çok da güçlü olmanız gerekmiyor. Sürebilin, biraz da cesur olun, azcık da dikkatli. Yeter bu üçlü. Yani yapılamayacak bir iş değil. Üstelik bu deneyim size hayatı anlamlandırmaya çalışırken, farklı bir bakış açısı dahi katabilir. Kesin katar diyemiyorum tabi ama olasılıktır.

İşte Kaş’a doğru pedallarken geçtiğimiz tüm köyler ve yollar, beni aldı çoook eskilere götürdü. Öyle çocukluğuma falan değil, binlerce yıl öncesine. Kıllı tüylü, çıplak bir şekilde oradan oraya sürekli hareket halinde olan atalarımıza kadar kayıverdi aklım. Yol yok, kendini koruyacak bir malzemen yok, ayakkabın yok, tabana kuvvet bir yolculuk. Ne ve nerde yiyeceğin bile belli değil. Benim en azından iki tekerim vardı. Yokuş da olsa bir yolum, ayağımı koruyan ayakkabılarım ve ne yiyeceğim konusunda sıkıntıya düşmemem için marketlerim. İşte bir yandan pedal basarken, bir yandan da sevgili atalarımla kendimi kıyaslayıp, ne şanslıyım diye düşünüp, yüzümde bir gülümsemenin oluştuğu bu anlarda, yüreğimde bir ağırlık hissettim. Sanki atalardan biri binyılların ağırlığıyla gelip oturuvermişti oracığa. Sonra bir de baktım ki sevgili atam, bir eliyle karnını kaşıyarak, diğer elinde de üzerinde büyük harflerle medeniyet yazılı bir pankartı taşıyarak, bana gülümsüyor.

Hayal bu ya. Gerçi zamanda yolculuk yapmaya başladığımızda bu söylediğim de, hayal olmaktan çıkıverecek amma. Kafamın içinde bu fotoğraf ve yüreğimdeki ağırlıkla vardık Kaş’a. Tabii ilk iş olarak kalacak bir yer aramaya başladık. Bir kamp yeri gördük. Hemen durduk. Sahibi ortalarda gözükmüyordu. Bir kaç kez seslenmek zorunda kaldık. Nihayet çadırlardan birinin içinden bir adam göbeğini kaşıyarak çıktı karşımıza. Gayet umursamaz bir tavırla çadır bizden olmasına rağmen kişi başına kırk lira istedi. Ve biz kibarca oradan uzaklaşırken, o hala göbeğini kaşıyordu. Yüreğimdeki ata çok eğlenceli buldu bu durumu. Al sana işte medeniyet der gibiydi. Hatta pek de bişi değişmemiş hala karnınızı kaşıyorsunuz diyerek kahkaha bile atmış olabilir. Kaş’ta sezon dışı olduğu halde kamp yerlerinin fiyatları yüksekti ve genel olarak kamp yeri haricinde çadır kurmak da yasaktı.

Medeniyetin getirdiklerini ve götürdüklerini teraziye koysam ne olur acaba? Ama bunu düşünecek durumda değildim. Bir yer bulmak zorundaydık ve bulduk. Yasaklı yerlerden birinde bir keçiboynuzu ağacının altında konakladık. Üstelik Kaş’ı tam da tepeden seyrederek. Kimse ağacın meyvelerini toplamamıştı. Yere dökülmüş olan keçiboynuzlarını da topladık ve yolculuk bitimine kadar bol bol da yedik. Tam da atalarımızın yaptığı gibi yani. Yakalanmamak için de sabah erkenden kalkıp, önce toparlanıp sonra kahvaltımızı ettik. Hani bir gören olursa sanki yeni geldik misali. Oh olsun medeniyet sana. Ve sonrasında yola koyulduğumuzda yüzleşme dediğim, o meşhur Kaş yokuşu ile tanıştım. On kilometrelik dik bir yol bu. Bilen bilir. Cansu ile beraber yaklaşık iki kilometresini çıktık. Ancak baktım olmayacak, indim ve geriye kalan yolu tepe noktasına kadar yürüdüm. Öyle ki karşı yoldan rampayı inerek ilerleyen bir aracın içinden “Helal olsun sana” diye bağıranlar olunca, tabii ya dedim kendime. Bu yolu yürümek bile delilik iken zırdeli olmaya ne gerek var.

Bu arada o yol üzerinde bir de uyuyan canavar adını verdikleri bir kaya var. Yolunuz düşerse siz de göreceksiniz bu kayanın gerçekten uyuyan bir canavar şeklini aldığını. Neyse sonucunda tepe noktasına vardıktan sonra bastık pedallara. Kalkan’ı tepeden seyrederek Demre’ye vardık. Bizim izlediğimiz güzergahta, Demre yolunda da rampalar yoğundu. Hani birinden kurtuldum diye sevinemedim. Tıpkı 2020’nin başından bu yana yaşadıklarımız gibi. Bitene sevinemeden yenisi geldi. Ama dedim ya, farklı bakış açılarının üzerine biraz da mizah serpiştirince, hayatın tadına doyulmuyor. Yolda bir çeşme başında oralı olduklarını düşündüğüm bir çifte rastladık yolu sordum. Amacım daha kaç tane rampa çıkacağımı öğrenmekti. Bunun gibi üç tane var denince benim yüz ifademe Mustafa, Zeytin ve Cansu çok güldü. Hemen sonrasında bir Roman çift abla “Rampalar bitti artık, hep iniştesin” dediğinde, benim yüz ifadem yine gülünesiydi, çünkü inanmamıştım. Bana moral olsun diye söylüyorlar sandım.

Ama haklı çıktılar. Bundan sonra Demre’ye kadar hep indik. Ama ne iniş. “Rampa çıkmak güç, inmek de akıl işidir, dikkatli ol” diye uyarmıştı Mustafa. İşte Demre’nin inişi tam da böyle. Dik ve kıvrılarak aşağı doğru süzülen bir yol. Kendinizi bırakırsanız muhtemelen saatte 70 km hız yapabilirsiniz ki, bu çok tehlikeli. Ben korkarak asıldım frenlere. Sanıyorum benim iniş hızım en fazla saatte 30 kilometreydi. Tabii hal böyle olunca bu yolu inmek de uzun sürüyor. Bir de fren pabuçlarınız çabuk eskiyor. Yani bana her tur sonrası bir pabuç gerekebilir. Rastladığımız Roman aile Demre’de Taşucu sahilinde konaklayabileceğimizi söylemişti. Bu nedenle direk oraya gittik. Baktık ki yalnız değiliz. Likya yolu yürüyüşçüleri de orda konaklamış. Aralarında kadın olduğunu görünce hemen sordum, tuvalet var mı diye. Medeniyet bağımlılık yapıyor ya. Bir arkadaşları denizden yeni çıkmıştı o yanıtladı sorumu. “Küçük bu taraf” deyip denizi, “büyük her yer” deyip taş ve çalı arkalarını işaret ederek. Ee biz de, bize gösterildiği gibi yaptık. Yani şimdi bize dense evlere girmek tehlikeli, bir ay sokakta yaşayacağız. Kaçımız sakin geçirebilir bu bir ayı bilemiyorum.

Sabah erkenden kalkıp önce kahvaltımızı edip ardından da Demre’de bulunan Noel Baba kilisesini ziyaret ederek yolumuza devam ettik. Hedefimiz Finike üzerinden Kumluca’ya gelip oradan da akşam Gelidonya Feneri’ne varmaktı. Size feneri anlatmadan önce Finike Belediyesi’nden söz etmek istiyorum. Öyle güzel bir bisiklet yolu yapmışlar ki sahil boyunca Kumluca’ya kadar sakin ve güvenli bir şekilde bu yol üzerinden pedallayabiliyorsunuz. Üstelik sahilde yapılaşmaya da izin vermeyerek ikinci bir başarıya daha imza atmışlar. Umarım hep böyle devam ederler. Bu nedenle Finike’den geçişte çok keyif aldığımı ayrıca belirtmek isterim.

Böyle keyifli bir sürüşten sonra güneş tam da batmak üzereyken vardık Gelidonya Feneri’ne. Bu fener Kumluca ilçesinin Taşlık Burnu’nda yer alıyor ve Türkiye kıyılarının en yüksek fenerlerinden biri olma özelliğini taşıyor. Denizden yaklaşık 227 metre yükseklikte ve yoldan 3 km içerde bir tepe noktası. Yani öyle hemen ulaşabileceğiniz bir yerde değil. Biraz dağın içinden, biraz da kayalık taşlık bir patika yoldan  yürümeniz gerekiyor. Fenere ulaştığınızdaysa medeniyetle bağınız tümden kesiliyor. Su yok, tuvalet yok, telefonlarınız çekmiyor. Yani tamamen vahşi doğanın içinde olacağınızı hesaplamalısınız. Akşam olduğunda el fenerinizin, ya da yaktığınız ateşin izin verdiği kadar bir görüş mesafenizin olacağını da. Hele ki tek çadır sizseniz gece etrafınızda dolaşan canlıların çıkardığı  seslerin ve bunların ay ışığındaki gölgelerinin bir korku filmine dönüşebileceğini de. Yani yürüdüğünüz yolda, konakladığınız noktada, biraz tehlike içeriyor olabilir. Haberiniz ola. Ee o zaman neden gideyim diyenlerinizi duyar gibiyim.

Eğer gezmeyi seviyorsanız hayatınızda bir kerecik olsun o manzarayı görüp, güneşin bir doğuşunu, bir de veda edişini seyretmeniz gereken yerlerden biri de ondan. Gülü seven dikenine katlanır misali. Zaten fener, Likya yolu üzerinde olduğundan tek çadır olmanız da mümkün olmuyor. Biz yaklaşık on çadırdık. Hatta Ukraynalı bir yürüyüşçü bileğini burktuğu için önce jandarma, ardından da AFAD geldi. Yani çok kalabalıktık. Ama dediğim gibi, çabuk ulaşılabilecek bir yerde olmadığı için gelişleri de yaralıyı götürmeleri de öyle kolay olmadı. Sonrasında fener hariç hepimiz uykuya daldık.

Ertesi gün yolculuğa çıktığımdan bu yana ilk kez sabah erkenden kalkıp, kahvesini eline alan sadece ben değildim. Herkes uyanmış, kahve tası elinde, sessizliğin anlattıklarını dinleyerek, güneşin doğuşunu seyretmeye koyulmuştu. Hiçbirimiz konuşmuyorduk. Sanki doğaya ve sessizliğe saygı gösterir gibiydik. İnsanların doğayla bütünleşebildiği nadir anlardan birine tanıklık yapıyordum adeta. Ve bu maalesef bir andan ibaretti. Çünkü hemen sonrasında bir helikopter göründü ve çok geçmeden o güzelim manzaradan bir bomba sesi yükseldi. Savaş mı çıktı nedir diye soruyor insan. Neyse ki sadece bir tatbikatmış. Doğayla bütünleştiğimiz o andan sonra, atılan bu bombalara acıyla gülümsediğimi hatırlıyorum. Bu güzelim, ama aynı zamanda fani olan dünyada, neyi kanıtlamanın, neye sahip olmanın peşindeyiz bir bilebilsek. Tam da burada sizlere bir başka acıdan söz etmek istiyorum. Sanıyorum bu fenerin öyle piknik yapılacak bir alan olmadığı anlattıklarımdan anlaşılıyor. Ama gelin görün ki piknik alanlarında gördüğümüz manzaralar burada da kendini gösteriyor. Çöpler. Eğer toplamaya kalksaydık yaklaşık 4 büyük çöp poşetini doldurabilirdik. Kaldı ki toplasak bile bunları aşağı indirmek çok zor. Belediye bu işe el atsa diyebilirsiniz, ama ben aynı görüşte değilim. Biz biraz sorumluluk alsak olmaz mı?

Sevmek sorumluluk istermiş. Sevdiğinin ihtiyaçlarına daha duyarlı olmayı, acısına da, sevincine de itina göstermeyi gerektirirmiş. O halde doğayı sevmiş olsak sorumluluğunu üstlenir, onun ihtiyaçlarına karşı daha duyarlı oluruz. Demek ki biz doğayı sevmiyoruz. Bir de doğanın bize sunduklarını düşünürsek ve bu umursamazlığımızla, sevgisizliğimizle ona verdiğimiz zararı ve de bunun sonucunda kaybettiklerimizi. Ee o zaman biz kendimizi de sevmiyoruz. Benim tümden gelip tüme varımım da bu işte. Hele bir de burayı ziyaret edenlerin hemen hemen hepsinin eli kalem tutmuş, mürekkep yalamış yetişkinlerden oluştuğunu düşünürsek, durum daha da vahim. Yeni dünya düzenini kuracaklardan bir ricam daha var. Lütfen eğitim sistemini yenilerken müfredata ilk ders olarak sevgiyi alın. Hepimizin önce sevgiyi öğrenmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ve sonunda dimağımda bu acı tatlı anların görüntüleriyle ayrıldık fenerden.

Bastık pedallara, vardık Çıralı’ya. Çıralı’da bir pansiyonda konakladık. İlk iş olarak da yanar taşa çıktık. O kadar yorulmuştum ki, benimki artık yürümek değil, sürünmekti. Ayaklarım benden bağımsız, bir sarhoş misali çapraz çapraz atıyordu adımlarını. İnerken geriye doğru nasıl yürüyeceğimi düşündüğüm bir anda Alman bir çifte rastladık. Arabalarıyla bizi pansiyona bırakabilirler mi diye sorunca, onların da yeni geldiklerini ve pansiyon aradıklarını öğrendik. Üstelik bilin bakalım, nereden geliyorlarmış? Berlin’den. Aldık, benim köylüleri getirdik bizim pansiyona. Yaradan göz kırpıyordu yine. Yorulmuş da olsan sana tebessüm edebilmen için sürprizim var dercesine. Ben de aldım mesajını, yorgunluğumu unutuverdim ve gülümsedim hayata.

Sabah yine erkenden koyulduk yola. Biraz geriye doğru olsa da Olimpos’tan geçerek Kemer’de çok kısa bir moladan sonra Beldibi girişinde karavanların konakladığı bir yer gördük. Biz de gidonları oraya kırıverdik. Belki yirminin üzerinde karavan vardı ve çoğu Rus idi. Böylece memleketimin keyfini çıkaran Rusların, arasında gecelemiş olduk. Keyifleri bol olsun diyelim. Ertesi gün Antalya’daydık. Çok durmadık Antalya’da. Bir parkta öğle yemeği yedik ve müze ziyaretinden sonra yola devam ettik. Akşamüstü Belek’e gelmiştik. Belek bu tur boyunca istemeyerek ve sevmeyerek konakladığım tek yer oldu. O devasa oteller nedeniyle sahili görmek mümkün değildi. Halka açık olan parkın da artık kapanış saatiydi ki, açık dahi olsa çadır için izin yoktu. Kendimize bir yer bakınırken, bir büfe sahibi bize yardımcı oldu. Önündeki yeşil alanda konaklayabileceğimizi söyleyerek tuvaletini de kilitlemeden gitti. Sayesinde Belek’te denizi göremeden ama en azından tuvaleti olan yeşil bir alanda gecelemiş olduk. Sabah büfenin sahibini de, zor durumda bırakmamak için kimsecikler uyanmadan düştük yollara. Serik’ten geçip ilerlerken Aspendos karşımıza çıkınca, bu antik tiyatroyu da ziyaret ederek, Manavgat’a kadar pedalladık.

Orada Titreyen Göl’de belediyenin kamp yerinde konakladık. Fethiye’den bu yana uzun molalar vermediğimizden oldukça yorgunduk. Biraz yorgunluktan biraz da Belek beni sinirlendirmişti. Sanırım bundan olacak, söylenip duruyordum: “Ne adamlar ya, denizi bile göremedik, amma haksızlık bu böyle, benciller ne olacak” derken sesimi yükseltmiş olmalıyım ki, yan taraftan biri beni yanıtlarcasına lafa girdi:

– “Pardon söylenerek sadece kendi canınızı yakıyorsunuz. Farkında mısınız?” deyince deli demesinden iyidir diye düşünüp gülümseyerek

– “Haa  nasılsa bir şey değişmeyecek kendini yorma demek istiyorsunuz” diye yanıtladım.

– “Hayır bize bunu yapamazlar derken öfke çalıştırarak egonuzu konuşturuyorsunuz” dedi.

Vallahi ne yalan söyleyeyim önce bön bön baktım. Sonra anlamaya çalıştım, sonra da kızdım.

– “Yaaa adamlar değil de, ego çalıştıran ben miyim yani” deyince karşımdaki daha yumuşak bir ses tonu kullanarak:

– “Elbette ego çalıştırıyorlar. Ancak siz de bunu çalıştırıyorsunuz. Oysa ki anlamaya çalışsanız onları. Sınava geldiğimiz bu dünyada, işlerimiz daha kolay olabilir bence. Bu arada, adım Bekir.”

O anda annemim “Sana taş atana, sen ekmek at kızım” lafı geldi aklıma. Annemle senelerce didişip durmuştum. “Tamam, taş atmayım da, ekmek atmak neyin nesi oluyormuş” diye. Şimdi yıllar sonra karşımda bir adam, annemin söylediğini tekrarlıyordu. Belki biraz farklı bir ifadeyle ama öz aynıydı işte. Bu Bekir, Sufist miydi, Budist miydi, neydi. Neye inanıyordu bilmiyorum. Merak da etmedim açıkçası. Çünkü beni yeterince sinir etmişti. Ve doğruyu söylemem gerekirse karşımda duran bu hiç tanımadığım adama, içimden tıpkı filmlerdeki gibi bir kafa atmak geçti. Neden yumruk değil de kafa atmak bilmiyorum. Öyle geçti işte ve sadece şunu söyleyebildim ona:

– “Anlaşılan o ki, siz inançlı birisiniz. O halde söyleyin bana, benim emrime sunulmuş olan egoyu ben niye kullanmayayım. Tıpkı diğerleri gibi hem de sonuna kadar kullanırım işte. Öfkemin arttığı, ses tonumdan belli oluyordu. Bekir, sakin ama biraz donuk bir ifadeyle yanımdan ayrılırken, oldukça yumuşak bir şekilde şunu söyledi:

– “Yani karşılıklı ego çalıştırdığımızda sahnelerimiz toz duman içinde kalıyor. Gürültüden birbirimizi duyamıyoruz ve göz gözü görmüyor. Ne gerek var tüm bunlara, ben sadece bunu demek istedim. O gitti ve ben söylenmeye devam ettim:

– “Çünkü oyunun kuralı bu olabilir, bay çokbilmiş deli Bekir.”

Neyse ki arkasından konuştuklarımı duymadı. İçimden geçenleri de bilemezdi. Ama böyle karşılaşmalar insanın içinde bir yerlere kayıt olur ya hani. Bu da ben istemesem de, kayda geçerek Manavgat’ta sonlandırdığımız turun içinde özel bir yere oturttu kendini. Turumuzu burada sonlandırarak Akça’ya geri döndük. Tabii ki otobüsle. Bir kaç gün evde kalarak bedenimi dinlendirdikten sonra bindim, Cansu’ya gittim babamın mezarının başına. Geçtim ayakucuna ve anlatmaya başladım.

– Sana bir müjdem var, baba. Bu kavanoz dipli dünyanın dümbeleğini çalmasını öğreniyorum galiba. Ama tek değilim bunu öğrenen. Siyah bir köpekçik, Ayla ve deli Bekir ve daha kimleeer kimler. Yani dümbelek çalabilen kalabalık bir orkestrayı karşılamaya hazır olman gerekiyor, haberin ola.

1 Comment

  1. Seninle dolaştım ben de Seldağ’cığım. Kendime göre yaşadım, dersler aldım özellikle “Deli Bekir” den. Ne güzel söylemiş! Bir düşün bakalım, onun söylediklerine neden böyle olumsuz bir tepki verdiğini.
    Ilk söylemem gerekeni sona bıraktım. O kadar güzel, anlaşılır, akıcı, saf ve dürüst bir anlatımın var ki! Sevgili Kenan Ağabeyimin, Müzeyyen Yengemin ruhları şad olsun. Sana da binlerce teşekkürler.💜🙏💜🙏💜🎵🎻💋💋

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*