Türkiye’nin Kanatsız Kuşları: ÇOCUKLAR

Elvan Ebinç / DieGazete.de  | 

Fark ettim de; baylar, bayanlar “Çocuk konusunu siyasetin ve hükümetlerin üstünde tutmak, siyasetçinin elinden, siyasetçinin şovundan, gösterişinden ve yere göğe sığmayan havasından kurtarmak zorundayız.” diye haykıracak olsak bu haykırış AKP iktidarı (Cumhur ittifakı) için ne kadar yersiz bir cümle olacak. Niteliksiz, ucuz siyaset bu ülkenin insanına hiç de yabancı değil sonuçta. Ama bu seferki farklı! Devlet eliyle uygulanan bir dizi örgütlü eylemlere asla siyaset adını veremeyeceğim için bu talancı cehaletin örgütsel işbirliği olarak adlandırabileceğim düzende zaten çocuk haklarına yer yok ki ‘Şov yapmayın!’ diyelim iktidara. Özellikle çocuk istismarı konusunda böyle bir dertleri olmadığı için kendilerince o makul söylemleri, eylemleriyle doğrudan paralel. Dolayısıyla hakkaniyete ve iyileştirmeye yaraşır yasa çalışmaları bu iktidarın hedefinde yok. Çocuklar için çıkarılmış yığınla yasa rafta duruyor. Ancak hiçbiri uygulanmadığı için ‘ölü yasalar’ diyoruz biz bunlara.

Biz bu iktidardan “Bir kereden bir şey olmaz”ı duyduk. “Ara sıra istismar edilebilir. Böyle kamuoyunu meşgul etmenin bir anlamı yok bence” denildiğini de gördük. Çocuk istismarında 12 yaş sınırı getirilme talebi 16 yıl boyunca iktidardaki bu partiden gelmedi mi? AKP’nin tecavüzü aklayan ve onaylayan yasaları ortada! Yargıya düşen her dehşet verici, yürekler acısı, tüyler ürpertici olaylar için verilen kararlar caydırıcı niteliğinde değil bilakis teşvik niteliğinde.

Ülkemizde işleyen ve işlevsel özelliğini muhafaza eden sosyal bir devlet düzeni olsaydı şayet, devlet koruması altına alınacak bazı mağdur çocukların güvenliği ile ilgili akıbetleriyle içime serin bir su serpilecekti. O da yok!

2005 yılında, hatırlarsanız, Malatya Çocuk Yuvası’nda barınan 0-6 yaş grubu kimsesiz çocukların “bakıcı annelerce” terlik, sopayla dövülmeleri, işkenceye uğramalarını yazmıştı gazeteler.  Bir yaşını doldurmamış bebeğin bile elinde yanık, bacağında kırık görülmüştü. Aynı Nazi Kampı gibi… Malatya Çocuk Yurdu’nda yaşananlar vahşetin buzdağının su üstünde görünen bölümü olduğunu ortaya koyuyordu. Ve sorumlusu yine devletti. Ve yine taşeron zihniyetiyle cehalet ve partizanlığın hizmeti satın alınarak oluşturulan kadroda “bakıcı anneler” okul yüzü görmedikleri anlaşılan kadınlardı. Çocuk bakım ve terbiyesi denildiğinde sadece dayağı anlayan cahil bir güruhtan başka ne beklenebilir ki! “Kendi çocuklarımı da dövüyorum dayak cennetten çıkmadır.” diyen kadının kendini haklı çıkarmak için kullandığı cümlelerdi bunlar.

Her şeyi ihale konusu yapan ve özelleştiren AKP, devletin koruması altındaki çocukların bakım ve hizmet işini de özelleştirmemiş miydi? Çocuk yuvasında ihtiyaç duyulan bakım ve hizmet personeli için ihale açmamış mıydı? Daha kötüsü alınacak personelle ilgili ne eğitim ne liyakat hiçbir koşul konmadığı için en eğitimsiz en ucuza çalıştırabileceği ve neredeyse tamamı ilkokul mezunu olan kişiler burada görevlendirilmemiş miydi!

Dayağın cennetten çıktığını söyleyen bir toplum, dayağı kutsallaştırmış olmaz mı? Soruyorum size; her ne kadar yetişme ortamınızın sağlıklı olmadığı buradan görülüyor olsa bile o yurtlarda ya siz olsaydınız ne yapardınız sayın ilgililer? Hangi duygularla büyüyor olacağınızın empatisi zor değil. İçerdeki şiddet korkusu dışardaki bilinmezlik korkusundan daha kasvetli ve sürekliyse şahsen ben de kaçardım. Dışarda beni bekleyen kötülüğün, yuva olarak bildiğim yerden daha beter olmayacağını düşünerek kaçardım.

Çocuk yuvaları ve yurtları söz konusu olduğunda, elbette temizlik, yemek, ulaşım hizmetlerinde taşeronluk olacaktır sayın bayım. Ancak “anne bakıcılık”,  “öğretmenlik” asıl işlerdendir sayın bayan. Yani nitelik gerektirir. Ama bu gereken nitelikler imamların taşıdıkları niteliklerden değil. Çocuklarla karşı karşıya getirilecek görevlilerin seçiminde azami özen gösterilmelidir. Aynı kendi çocuklarınıza gösterilmesini istediğiniz özen gibi sayın bayım… Bir esriklik haliyle orada yer kaplama nedeninizi unutmuş gibisiniz ama hatırlatalım. Devletin tüm yetkili birimlerinde ülkeye hizmet vermek için varsınız. Ve biz sizin efendiniziz. Siz bizim efendimiz değilsiniz.

2005 yılından bu yana 14 yıl geçti. O gün 6 yaşında o işkencelerle büyüyen çocuklar bugün 20 yaşında. 18 yaşına geldiğinde kendisine hiçbir geçim ve yaşam olanağı sağlanmayan bu çocuklar çoktan kapının önüne bırakılmıştır. Ve o çocuklar sokaklarda bir yerlerde.  Belki Ülkü ve Osmanlı ocaklarında, belki İslami bir tarikatın kucağında, belki de fuhuş bataklığı ile nitelikli hırsızların kanyonundadırlar. Sıcağı sıcağına, kendi işvereni tarafından hırsızlıktan işten çıkartılıp içeri atılmış olduğunu öğrendiğimiz linçci Osman Sarıgün denen o zat da belki buna benzer bir hayat hikayesiyle bugün gündemimizde. Ve  daha niceleri…

Ülkemizde çocuk sorunları saymakla bitmiyor. Bu sorunlar köyde başka, kentte başka, apartmanda başka, gecekonduda bambaşka. Mevsimlerde, mevsimlik işçi çocuklar kiralanır. Büyük kentlere iki üç yıllığına mal gibi satılırlar. Büyük şehir belediyelerinin dev aort damarlarından oluk gibi paralar akarken kalbinde insanlığı taşımayan yöneticiler elbette görmez bu biçareleri.

Bu ülkede çocuk hakları kanayan bir yara. Neresinden tutulsa insanın elinde kalan bir facia… Soruyorum size, yazık değil mi? Fıtratında bu varmış değil mi? O zaman bu kaderci anlayışınızla YSK’yı neden bu kadar sıkıştırıyorsunuz? Fıtrat da fırıldak gibi dönermiş, anlasanıza!

Biz gelelim konumuza. Peki ya sokak çocukları! Ayrı bir dert. Onlarla ilgili sorunlarla da er geç yüzleşeceğiz. Sokaktaki çocuklar hep çocuk kalmıyorlar. Suç makineleri olarak büyüyüp yetişkin oluyorlar. Onların eğitimden geri kaldıkları her gün bu toplumun geleceğine ertelenmiş ciddi sorunlar eklenmesi anlamına geliyor.

Çocuklara işkence ve kötü muamelede hız kesmeyen bir nüfus çoğalan artışta… Bu nüfusa bakıp daha da kaygılı nasıl olunmaz? “Hep bana Rab bana, ver bana şükür sana!” diyenin toplumsal bir kaygı sorunu zaten olmaz. Dünyadaki yemesini, içmesini, emekliliğini, faizini ve mekanlarını garantiledikten sonra eğer dinsel inancı varsa sıra öldükten sonra gideceği yerden asmalı, şaraplı, cennet manzaralı ultra lüks bir rezidans ayarlama çabasına geliyor. Ama bilmez ki cennet yerine Fransız ressam Jacques-Louis David’in 1787 yılında yaptığı “Sokrates’in Ölümü” isimli yağlı boya tablosunu seyredecek kavrayana kadar!

Dertleri siyasal anlamda sayısal üstünlüğü ele geçirmek olan siyasetçiler kürsüden bağırıyor. “Çoğalın, daha çoğalın!”

Aklıselim olunsa, ülkemizde nüfus artışını körükleyen o iki katmanın başkanları “Besleyemediğiniz, eğitemediğiniz, mutlu edemediğiniz çocuk bir çocuk sevgisi değildir. Çocuk sevgisi ciddi bir sorumluluktur.” der. Çocuğu değil de çocuk yapmayı sevdikleri gerçeğini söyler. Çocuk bir amaçtır ama siyasal ve ekonomik amaç için kullanılacak bir alet edevat değildir. Bu resmen sömürüdür.

Yapılması gerekenler “Sosyal devleti” yeniden inşa edip “ucuz taşeron” yöntemini derhal terk etmektir diye akıl verilecek olunsa, dinlemezler. Bilmiyorlar mı? Hem de nasıl biliyorlar!  ‘Soma’ faciası bunun bir başka acı versiyonu değil miydi! O denli örgütlü ve bilinçliler ki bilgisizliğin, cehaletin, dinsel inancın her bir zerresi, hatta her bir atom parçası sonuna kadar sömürü ve yıkım adına kullanıldı.

‘Sevgi ” çocukların sağlıklı yetişmelerinin en önemli aracı. Malumunuz ardından da eğitim gelir. Ancak sevgiyle büyüyen çocuklar, sevgi dolu kuşaklar yetiştirebilir. Sevgisiz ve eğitimsiz büyüyen çocuklar ise yıllar sonra birçok toplumsal sorunun nedeni olarak birer yetişkin görünümünde ortaya çıkacak. Bugünkü Türkiye’nin her biri birbirinden hastalıklı profillerinin mantar gibi şuanki kendi ortam şartlarını yakaladıkları ya da kendilerine bizzati sunulduğu bu marazi düzende, patır patır her katmanda bitmelerinin nesi anormal ki şaşırıyoruz.

2019 Küçükçekmece yerel seçim sonuçlarına baktığımızda belediye başkanlığı oy oranları %50.97 ile CHP, %45.22 ile AKP yer alıyor. Her bireyin kendini, ailesini, çocuklarını azami ölçüde koruyabilmesi için her anlamda düşünmeyi öğrenerek bilinçlenmesi gerekir. Aksi takdirde bu ortamda, bu şartlarda bu tür istismar vakaları ne ilk ne de son olacaktır. Sözün kısası her musibet insanın kendi ettiğindendir. Evren böyle çalışıyor.  Ve görüldüğü gibi ne şakaya ne de hataya geliyor. Açtığın yarıktan gelip ilk seni vuruyor. Hepimiz çeşitli olaylar yaşayarak tecrübe edip öğrendik bu gerçeği.

Çocuk haklarında ifade edildiği gibi “Çocukların yaşama haklarının çalındığı, eğitim ve gelişmelerinin önündeki engellerin aşılamadığı, ticaret nesnelerine dönüştürülmelerine seyirci kalındığı ve yoksulluk sarmalı çözülemediği sürece çocuklar her türlü şiddete maruz kalmaya devam edecektir.”

Aydınlık günlerin çok uzaklarda olmaması dileğiyle…

Armand Robin’in çok sevdiğim bir şiirini tam da buraya eklemek istiyorum:

“Can yok edilecek, akıl adına.
Sonra akıl yok edilecek.
Merhamet yok edilecek, adalet adına.
Sonra adalet yok edilecek.
Tin yok edilecek, madde adına.
Sonra madde yok edilecek.
Hiç adına yok edilecek insan.
İnsan adı yok edilecek.
Ad kalmayacak.
İşte buradayız.”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*