DOĞDUĞUN EV KADERİN MİDİR?

Tuğba Yazıcı / DieGazete.de / Miami

Başlığı, gündemde olan bir TV dizisinin isminden alıntı yaptım. Zira hikaye, benim doğduğum evle ilgili adeta mistik bir durum. İstanbul Arnavutköy’de doğmuşum. Ama hikaye biraz öncesinden başlıyor. Mahremiyete önem veririm. O yüzden şuan yazacağım yerin, lokasyonunu değiştiriyorum. Annem ve babam genç bir yaşta aşk evliliği yapmışlar. Tüm genç evliliklerde olduğu gibi, tarafların ailelerinin oldukça iç içe olduğu bir durum oluşmuş tabii. Babam ve annem aile işinin bulunduğu Portekiz’in bir sahil kasabasında yaşamışlar ilk sene. Neyse annem bana hamile  kalıp da, altıncı aya geldiğinde düşük tehlikesi ile karşılaşmış. Doktor demiş ki, lütfen doğum yapacağınız hastaneye yakın bir yere gidin ve her hafta kontrollerinizi yaptırın!  

O seneler için bu, ekstra ve lüks bir durummuş tabii. Babam aile işinde çok yoğun çalıştığı için rahmetli anneannem biricik evladını (annemi) ikna etmiş ve Arnavutköy’de yer alan, üç katlı taş evlerden birinin orta katını kiralamışlar. Anneannem, annem ve annemin karnında ben. Ver elini İstanbul. Tabii ben o günleri hatırlamıyorum. 

Hikaye şimdi başlıyor: Arnavutköy’de kiralanan ev, anneanemin en yakın arkadaşı Nazik hanımın evi. İsmin güzelliğine bakar mısınız? Nazik hanım! İsmi gibi Nazik biri olmalıydı kuşkusuz. Çünkü diğer türlü anneannem hayatta arkadaş olmazdı. Anneannem kesin kuralları olan, prensipli ve kaliteli yaşamayı seven, idol bir kadındı. Onun arkadaşı olan kişinin de, kesin önemli nitelikleri olmalıydı. Neyse, annem, anneannem Arnavutköy’de oldukça güzel günler geçiriyorlar. Nazik hanımın da refakatinde. Anneannemin şen kahkahalarını gözümde canlandırabiliyor, adeta sesini duyabiliyorum. Annemin gençliği utangaç ve çekimser bir yapıda olduğu için, lokomotifi götüren kesin anneannemdi.

Sonrasında onlara babaannem de katılıyor. İlk torununun doğumunu hayatta kaçıramazdı. Elmas babaannemi hayalinizde Adile Naşit tiplemesinde ve Adile Naşit’in filmlerinde, öfkelendiğinde gözlerini devirerek konuşurken, hayal edin lütfen. İşte Elmas babaannem aynen öyleydi. Anneannem de, uzun boylu, gururlu, biraz Sophia Loren’e benzeyen, tipik bir Aslan burcu kadınıydı. Zavallı annemin erken doğum tehlikesine şaşırmamak lazım tabii bu durumda… 

Bu arada anneannem ile babaannemin arasındaki ufak çekişmeleri de gözünüzde canlandırın lütfen. Bir nevi Seferoğulları – Tellioğulları komedisi yani Türk sinema tarihinin kült filmi konusu ve oyuncuları ile  Yeşilçam’ın unutulmazları arasında yer alan Tosun Paşa filmini hepiniz izlemişsinizdir sanırım. O filmde iki ailenin arasında, bitip tükenmeyen bir çekişme vardı hatırlarsanız. Kimi zaman komik, kimi zaman bol çekişmeli. İşte ananem  ile babaannemin ilişkisi böyleydi. Aslında birbirlerini severlerdi. Ama asla birbirlerine göstermezlerdi. Burnu yere düşse almaz! denilen tabir onlar için söylenmişti sanırım. Düşen burnu, tarafların çocuklarının getirmesi gerekiyordu sanırım. Şaka bir yana; anneannem ve babaannem rahmetli oldular ve benim hayatımda çok önemli, sevgi dolu yerleri vardı.

Annemin doktor kontrolleri, Arnavutköy sahilinde yürüyüşleri derken, sağlıklı bir şekilde ben, özel bir hastanede doğmuşum. 10 günün ardından da, Portekiz’in sahil kasabasına geri dönmüşüz.

Gelelim Nazik hanımın Arnavutköy’deki evinin olağanüstü hikayesine.  Nazik hanım, birkaç yıl sonra, bir müteahhitin aklını çelmesi ile evini apartman yapılması için iyi bir paraya satıyor. Nazik hanım mutlu bir şekilde yeni hayatına başlıyor. Müteahhit evi yıkıyor. Temel kazmak için birkaç kazma ve makina çalışmasından sonra, olağanüstü bir şeyle karşılaşıyorlar. Tam evin giriş merdivenlerinin olduğu yerde… O da ne? İnşaat alanından bir küp altın çıkmasın mı?  Ondan sonrası bence, feryat figan. 

Mübadele zamanlarından Rumlara ait olan ev sakinleri giderken, varlıklarını toprağa mı gömmüşlerdi. Yoksa mevzu daha mı eskiye aitti? O kadarını bilemiyorum. Fakat Nazik hanımın şanssızlığına ve müteahhitin şansına bakar mısınız? Altınlara ve müteahhite ne olduğunu bilmiyorum. Arnavutköy’ün eski esnafları bu hikayeyi biliyor. Birkaç yıl önce eski bir esnafla sohbet etmiştik Arnavutköy’de. Nazik hanımın evinin hikayesini o da biliyordu. Sorun size de anlatırlar. 

Kıssadan hisse; bazen görünürde normal ve sıradan görünen bir şey, içini kazdıkça bir hazine çıkabilir. Tıpkı benim hayallerim gibi.. Bu hikayeyi neden anlattım derseniz; Paulo Coelho’nun çok bilinen kitabı “Simyacı”yı  hatırlattı bana. Son yıllarda hayatı sorguluyorum. Hayatı, anlamını, gidilen yolları, amaçları ve kendini aramayı….

Simyacı, İspanya’dan kalkıp Mısır Piramitlerinin eteklerinin hazinesini aramaya gelen Endülüslü çoban Santiago’nun masalsı yaşamın felsefi öyküsünü anlatır. Hayattaki mutluluğumuz bazen bize uzak gibi görünse de, çok yakınımızda olabilir. Bunu geç de olsa anlamak, bize hayatın tadına varmamızı sağlayacaktır. Tıpkı Nazik teyzenin hazinesinin aslında, evin tam kalbinde olduğunu anlaması gibi… Onun için çok geç olmuştu ama bizim için olmasın! Hazine en yakınımızda! O bizim içimizde!

Sevgiyle ve ümitle, yeni bir yazıda görüşmek üzere.

www.tugbayazici.com.tr

Fotoğraflar: Tuğba Yazıcı, Polat Kalender ve Mustafa Öztürk

3 Comments

  1. Ahhhh şimdi Nazik hanımı çok merak ettim ben, ahhhh keşke onun da resmi olsaymiş.
    Yüreğine sağlık sevgili Tuğba, çok keyif aldım okurken. Sevgiyle kal.

  2. Neden yarım bırakıldı hikâye?
    Topraktan çıkan altın Nazik Hanımın mı oldu? Neden zengin sayılıyor o altınla?
    Kiracı olarak yaşanan o evde altın bulunması o evde doğanın kaderini nasıl etkileyebilir, doğan bebekle bağlantı nedir?
    Gazete haberi olmuş bu. Uzun uzun da okuttu, yazının başlığıyla bağlantısız yazıyı.

  3. Eski İstanbul hanımlarının bilgisi asaleti görgüsü hep ilgimi çekmiştir anneanneniz babanneniz Nazik hanım ne güzel üçlü anneniniz halini düşünemiyorum ne çok çaresiz kalmıştır gözümde canlandırdım çok hoşuma gitti insanın mutlu olduğu yerde yaşaması en büyük hazine galiba

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*