FLORİDA BAHAR FESTİVALİ

Korona günlerinde / Tuğba harikalar diyarında

Tuğba Yazıcı / DieGazete.de / Miami

Bugün size başka bir konu yazacaktım. Ama dün kameramanım Nancy tarafından bir festivale davet edildim. Evet, artık bir kameramanım var. Yeni bir şeyler düşünüyorum ve biz Nancy ile şu an tanışma evresindeyiz. Beni festivale davet edince, coşku ile katıldım ve festivali  yazmam daha güzel olur diye düşündüm.

Florida Bahar Festivali, her sene düzenlenen bir uluslararası bir festivalmiş. Ülkelere ait çadırlarda, onların ürünleri, kültürlerine ait objeler, workshoplar ve yemekler sergileniyor. Çoğunlukla Güney Amerika ülkeleri ve adaların katılımı olmakla birlikte, dünyanın öbür ucundan ülkeler de görüyorsunuz. Küba, Dominik Cumhuriyeti, St. Lucia, Endonezya, Japonya, Porto Riko, Endonezya, Güney Amerika, Gana, Kolombiya, Türkiye, Jamaika, Bahamalar ve Haiti katılan ülke, eyalet ve adalardan aklıma ilk gelenler.

Bu sene Covid-19 dolayısıyla katılımın az, sergilenen ürünlerin kısıtlı olduğu söyleniyor. Buna rağmen, yine de bir festival görmek inanılmaz güzeldi. Özgür olduğumuz günleri hatırlatması adına…

Gördüğüm ve  hissettiğim, havanın 30 derece olduğuydu öncelikle. Farklı ülkelerin rengarenk, gülümseyen insanlarını görmek de, insana cennette olduğu hissini uyandırıyor. İnsanların hepsinde aynı dileklerin olduğunu, insanların gülümseyen yüzlerinden, okuduklarım oldu. “Hayatın, güzel havanın mutluluğunu yaşamak ve aileleri ile birlikte bunları paylaşmak” kendim de festivalde sevinçle gezerken, herkesin yüzünde aynı duyguyu okuyabildim.

Bu arada katılan ülkelerin arasında Türkiye de vardı. Kendi ülkemin bayrağını, görmek güzel bir duyguydu. Yine fark ettim ki, Türkiye denilince, bizi en iyi dönerimiz ve baklavamız temsil ediyor. Türk pavyonunun önünde gittikçe artan kalabalık bunu gösteriyordu. Aslında benim bu konudaki gözlemlerim biraz eskiye dayanıyor.

Yıllar yıllar önceydi. 2007 ve 2008’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sanatçısı olarak, USA Chicago Türkish Festivali’ne katılmıştım. Bu festival gayet “cool” bir alanda (Daley Plaza, Chicago) ve sadece Türk kültürünün tanıtıldığı bir festival olarak, her yıl yapılır. Türkiye’den her  şehirden sanatçılar veya alandan zanaatçılar katılım gösterirler. Tezhip (yaldızlama), minyatür, resim, heykel, tekstil, İstanbul ve Türkiye yansımaları tüm çadırlarda boy gösterir. Katılımcılar sadece Türkiye’den değil, Amerika’daki Türklerden de olur. Festivalleri seven tüm Amerikalılar ve Türklüğünü özleyen herkes de zevkle ziyaret edip, alışveriş yapar. Tabii Türk kültürü denilince başka alanlar da yer alır. Defileler, folklor, halıcılar ve tabii ki, yemek de bunun içinde yer alır. Türk  döneri, ayranı, dolması, baklavası ve işte festivalde yer alabilecek yemek olarak ne varsa, olmazsa olmazdır.

Neyse efendim, herkes çadırlarında, kendi ürünleri çadırın duvarlarına asılmış. Sabah saatin onunu gösterdiğinde festivalin açılışını heyecanla beklerken, büyük bir şaşaayla “Mehter Takımı” alana girdi. Mehter marşını biliyorsunuz, oldukça coşku dolu bir marştır.

Ben de heyecanla bekliyorum. Bu kadar kalabalık çadırlara dağılacak, işte yeni insanlarla tanışacağım, sohbetler edeceğim falan diye. Bir tarafta minyatürler (Hikmet Barutçugil), bir yanda tezhipler (Münevver Üçer), bir tarafta kalem işi (Kaya Üçer), bir yanda resimler (benim, Tuğba Yazıcı), bir yanda heykeller (Filiz Öztürk Doğan), bir yanda takı, tekstil ürünlerinin olduğu çadırlar ve karşı tarafta da yemeklerin olduğu stant var.

Eveeeet! Mehter marşı “Ceddin baban! Ceddin deden!” diye coşkuyla geldi, herkesin alkışlarıyla. Herkes mutluluk ve coşkuyla birbirine ve gökyüzüne bakıyor aynı zamanda marşı söylüyordu. Mehterin nağmeleri adeta gökdelenlere ulaştı ve hatta onları geçti. Mehter takımı “Ceddin baban! Ceddin deden!” diye marşı söyleye söyleye gitti. Herkes coşkulu, herkes mutlu, herkes keyifli. Ilık bir mayıs sabahı, büyük gökdelenlerin ortasında Daley Plaza’nın ortasında. Herşey çok cool.

Veeee o kalabalık bilin bakalım, ilk hangi standa yöneldi ve dünyada önce neyin tercih edildiğini gösterdi. Sizce? Lütfen 1-2 saniye düşünün! Ne olabilir? Tamam, neyse söylüyorum. Mehter marşı gider gitmez, o yüzlerce insan tek bir standa yöneldi. Hani o cool halleri de cebine katlayıp koyarak… Döner kuyruğuna!!! Ben ilk defa o gün anladım ki “Ceddimizin torunlarının” ilk tercih ettiği şey döner, ayran ve baklava! Üstelik bu sadece Türklerle de sınırlı değil. Çünkü orada sadece Türkler yoktu. Bu evrensel bir ihtiyaçtı.

O gün  bir şeyden emin oldum. Dünya insanlarının ilk tercih ettiği şey yemek! Karnı doyduktan sonra sırasıyla tekstil, takı ve en son olarak da sanat geliyor. Benim resimlerimi, moda ile birleştirme fikrimin ilk temelleri, belki de ilk o gün  atılmıştı. Neticede bilmelisiniz ki, gerçekleşen bir eylemin mutlaka önce bir araştırma aşaması vardır. O güne ait fotoğraf eklemek isterdim. Aslında çok da cool fotoğraflarım vardı. Bu günlerde Kopenhag Büyükelçimiz olan dönemin Şikago Başkonsolosu Uğur Kenan İpek ile beraber ve tüm katılımcılarla birlikte çektirdiğim onlarca fotoğraf. Hepsi de çok güzeldi. Hepsi de benim hayatımın güzel anılarıydı. Onlarca o güzelim festival fotoğrafı ve 2007 ve 2008’deki ben olarak…

Ama ülke değiştirmenin bir dezavantajı bu, geçmişinize ait böyle güzel detayları yanınızda götüremiyorsunuz. Fotoğraflarım yanımda değil ama büyük çabalar sonucu, festivale birlikte katıldığım heykeltıraşımız sevgili Filiz Öztürk Doğan üzerinden fotoğrafların bir kısmına ulaştım. Kendisine buradan da sonsuz teşekkürlerimi gönderiyorum. O festivale ve o seneye ait görüntüler koyacağım. Ve dünkü festivalin görsellerini tabii…

Chicago Türk Festivali’ne ait fotoğraflar elime ulaşınca, adeta o günlere gittim ve bir kaç not eklemeden geçemeyeceğim. Sevgili Konsolosumuz Kenan İpek, 2007 ve 2008’de bize ev sahipliği yaptı ve nazik tutumu, harika ev sahipliğiyle kalplerimizi nasıl da fethetti bir bilseniz. Başkonsolosumuzun daveti ile gittiğimiz, katılan sanatçılara “Hoş geldiniz yemeği”, yüzyıllık çok şık bir İtalyan restoranında olmuştu. Önümüze ikram edilen 2-3 metre uzunluğundaki pizzayı ve lezzetini hiç unutamayacağım sanırım. Duvarlarındaki fotoğraflara baktığınızda, Başkan Kennedy’den tutun da, Marilyn Monroe, Sophie Loren’e kadar; aklınıza gelebilecek tüm şöhretlerin bir zamanlar ziyaret etmiş olduğu tipik samimi bir İtalyan restoranıydı. Fotoğrafları görünce, özellikle de anılar güzelse, size tonlarca çikolata yemişsiniz gibi tatlı duygular uyandırıyor. Orada yaşayan Türklerin bizim için özel hazırladığı bir barbekü partisini, belki bir başka yazımda anlatırım. Sanat, hakikaten ayrı bir dil ve bu dili konuşan, anlayan insanların hepsi “Alice harikalar diyarında”, bunu söyleyebilirim. Bu yazı daha çok uzayabilir ama kısaca bazı tespitlerim var ve bunları söyleyebilirim. Hangi alanda çalışırsanız çalışın, en az iki duyuya hitap etmelisiniz, üç olursa başarı garanti olur.

Mesela, anlaşılır olabilmek için sadece görme, işitme veya dokunma duygusu yeterli gelmediğini düşünüyorum. Görme ve işitme güzel bir bileşim, keza tatmak da öyle. Veya görme, dokunma duygusu da olabilir. Bu kombinasyonları her şekilde çoğaltabilirsiniz.

Ben çocukken evimize en az 5 gazete girerdi (en fazla 7) ve babam gazeteleri konusunda çok titizdi. O okumadan kimse okuyamazdı. Ama magazin sayfalarını ve gazete eklerini bana verirdi okumam için veya onu okurken rahatsız etmemem için. Ben de 10-11 yaşlarımdayken, dönemin tüm magazin haberlerini okuyarak, anlamaya çalışarak veya yanlış anlayarak okurdum. Orada dönemin assolistlerinin demeçlerini okur, adeta ezberlerdim. Çok ilginçtir ki bugün sanatımı yönlendiren birçok şey de, o günlerden ve o haberlerden geliyor. Örneğin slogan niteliğindeki başlıkları hatırlıyorum: “Hem göze, hem kulağa hitap ediyorum.”

Kaç tane assolist röportajı okumuşumdur. Bugüne getirirsek bu cümleyi, görsel zeka ve işitsel zekaya hitap eden bir düşünce tarzı bu ve başarılı olması muhtemel!

Evet! Neticede kavramsal sanat denilen şey de bu! Kavramsal sanat terimi, 1960’larda artık kendilerini alışılageldik sanat eseri biçiminde göstermeyen, sanat eserleri için kullanılmaya başlanmıştır. Fikir sanatı olarak da geçer. Kombinasyonun farklı bir bileşeni de, görme ve tatma duyusuna hitap etmek de iyi bileşen kanımca. Bu konuda bizzat çalışmalarda bulundum ama  yazımızın konusu bu değil! Belki bir başka yazıya deneysel çalışmalarımı, zevkle paylaşırım sizinle. Bir şey eyleme geçtikten sonra, onun dünyaya ait olduğunu düşünüyorum ve bu yüzden paylaşmak gerektiğini de.

Dünya insanlarının ihtiyaçlarına göre şekillenen sanat, moda ve bunun marketinke uzanan öyküsünü anlatacağım nice yazılar yazmak ve buluşmak üzere diyerek, Coco Chanel’in güzel bir cümlesiyle yazıyı sonlandırıyorum, “Tüm hayatımı şu inanç üzerine kurdum: Dünyada hoşuma gitmeyen her şeyin, mutlaka hoşuma gidecek bir karşıtı vardır.”

Sevgiyle ve saygıyla iyi haftalar dilerim.

www.tugbayazici.com.tr

 

Not: Uluslararası bir platformda, çeşitli disiplinlerdeki sanatçıların ve tasarımcıların eserlerini tanıtmak, sanatseverleri, galerileri ve müzeleri buluşturmak amacı ile kurulmuş, sanal galerimiz #arttmodernmiami’yi takibe alınız lütfen. Tek yapmanız gereken, instagramda @arttmodernmiami sayfamızı takip etmektir. Sayfamızı mümkün olduğunca kişi ile paylaşmanız sanal müzeyi büyütecek ve böylece sanatını ve tasarımını tanıtmak isteyen, sınırsız sayıda sanatçıyı tanıyabilecek ve tanıyabileceğiz.

1 Comment

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*