KUL HAKKI

Hikayeler devam ediyor

Seldağ Vardal / DieGazete.de

Amaaann yeter yahu, kapatalım şu televizyonları ve radyoları, inelim deniz kenarına da biraz yürüyüş yapalım. Hatta müzik bile olmasın kulaklarımızda. Sadece deniz, dağlar, toprak ve rüzgarı alalım yanımıza. Sonra çıplak ayak yürüyüp izin verelim ayaklarımızın  toprakla birebir temas halinde olmasına ve  denizin tuzlu suyunun ayaklarımızı okşamasına. Bir de rüzgarın yanaklarımıza öpücükler kondurmasına, sonra bir de öylece hiç ses çıkarmadan yürürken  dağların, bizi zarifçe selamlamasına. Ha bir de  bizde gülümseyerek başımızı hafifçe eğip karşılık verelim bu selama.

Eee, bu arada birileri deli derse de aldırmayalım bu insanlara. Ben bir ara işaret dili kursuna gitmiştim. Aklımda tek kalan “Çok da tın” demesi oldu. Burdan bunu gösterebilmem mümkün değil tabii ki ama isteyenler çok bilmiş google’a sorabilirler. Kısacası çok da tın yapıp  yürüyelim yolumuza. İşte yine  böyle keyifle yürüyüş yaptığım günlerden bir gün bir de baktım çimenlerin üstünde bir grup spor yapıyor. Pilatesmiş yaptıkları. O kadar hoşuma  gitti ki… Karşıda deniz, arkada dağ, altta çimenler ve üstünde bir grup insan halka oluşturmuş spor yapıyor. Cennetten bir köşe gibi geldi bana. Sporla aram iyi olmasa da, ben de katılmak istedim ve başladım haftada üç gün pilates yapmaya.

Grubumuzun yaş ortalaması altmış civarındaydı.  Çoğunlukla kadındık. Bir tane, bazen de iki tane erkek oluveriyordu aramızda ve acık da dombik dombikdik.

Sporu her  ulus, ya da kişi  kendine göre yapıyor olabilir. Bunu bilemeyeceğim, ama bizimkinin bir özelliği vardı. O da haftada bir gün spor sonrasında yaptığımız kahvaltı. Ammaa ne kahvaltı. Yok yok. Aramızdan bazıları, üşenmeyip sabah gözleme yapıp getiriyordu ve bizim kahvaltılar üç saat sürüyordu. Yani bir saat spor, üç saat bol hamur işi ve kızartmadan oluşan bir kahvaltı. Galiba bizimki spordan çok şamata yapmaktı. Olsun, çok eğleniyorduk.

Hocamız genç ve zayıf olunca onun gösterdiklerini yaparken dahi kahkahalara boğulabiliyorduk. Örneğin hocamız “Şimdi bacakları doksan derece yukarı kaldırıyoruz” dediğinde sesler yükseliveriyordu. “Kızım sen bizi kendin gibi genç sanıyorsun. Kalkmaz benim bacak o dediğin gibi” diyenler, ya da “Oooo benim göbek izin vermez doksan dereceye. Ben on beş derecelik yapsam olmaz mı hocam?” diye itiraz edenler, oflayıp puflayanlar ve  ardından gelen kahkahalara hoca müdahale etmek zorunda kalıyordu: “Piişşşttt, dersi kaynatmayalım lütfen.”

Evet, tam da böyle. Bazen yaramaz liseli çocuklar gibi dersi kaynatmaya çalışsak da, bazen de o bir saatin içinde öyle sohbetler oluyordu ki, bir ömür boyu okusanız o dersi, o şekilde alamazsınız. Dünya siyaseti, diziler, mahallemizdeki dedikodular, bölgeye ait etkinlik haberleri, aklınıza ne gelirse ve pek tabii olarak ikili ilişkiler de gündeme geliyordu. Konu bu olunca bazen bir sessizlik oluyor. Birileri deriinn bir iç çekiyordu. Bazen de kahkahalar belki de karşı kıyıdan duyuluyordu.

Örneğin, günlerden bir gün, aramıza yeni katılmış ve taze  evlenmiş genç bir arkadaş anlatıyordu. Biz de bir yandan bacak hareketlerini yaparken, bir yandan da onu dinliyorduk: “Eşim sabah kahvaltıyı onun hazırlayabileceğini söylediğimde, bana senin çıtan çok yüksek hayatım. Ben böyle bişi hiç görmedim dedi. Yaaa, ne tuhaf adam.” Bunu duyunca karın kaslarımız ağrıyana kadar güldük. O sırada bizim altmış yaş üstü olanlardan biri, söze girdi: “Yaaa işte, zamane gençleri. Vallahi çok hoşgörülü. Benim rahmetli olsaydı, ortalık ayağa kalkmıştı. Adama kahvaltı hazırtlatmak vay vay vay.” Bir diğeri sözü alarak devam etti: “Kızım, erkekler hayatları boyunca eğitilmesi gereken yaratıklardır. Önce anneleri eğitir, sonra onların yarım bıraktıklarına eşleri devam eder. Eğiteceksin işte eşini sabırla.” Sustuk. Biz bir es verdik. Ama genç arkadaş memnuniyetsiz bir tavırla mırıldandı: “Hı hı eğitirim. Ömrümüm sonuna kadar.” Ve bu genç arkadaş o günden sonra gelmedi. Görmedik de bir yerlerde. Yani çıyatı ne yaptıklarını bilemiyoruz.

Sonra başka bir gün, çapkınlık söz konusu oldu. Biri “Aman canım, erkekler biraz çapkın olur. İdare etmek lazım onları” deyince, bir diğeri atlayıverdi: “Tamam o zaman, sana bulalım bir tane çapkın. Nasıl idare edilir, bize de öğretmiş olursun. Nasılsa öğrenmenin yaşı yok. Eee dilin de kemiği yok ya” deyince kavga çıkacak sandım. Neyse ki çıkmadı. Ama hiç kimse de, bunun üstüne bir daha konuşmadı. O gün spor bitti, herkes sessizce çekip gitti. Çapkınlığı hoş gören ablamız da bir sonraki derse misafirim var diyerek gelmedi. Misafiri de bir türlü gitmedi ki o da bir daha görünmedi.

Başka bir gün de aramızdaki tek erkeğimiz konuşma cesareti göstererek şöyle söyledi: “Kadın kurnazlığıyla, sizin fettan oyunlarınızla baş edilebilir mi hiç.” Amanınn, bizimkilerden biri bıraktı sporu gitti. Önüne dikildi ve aynen şunları söyledi: “Bizim fettanca oynadığımız oyunlar, siz zaaflarınızı aşabilesiniz diye olmasın sakın. Yani yaradan sizin tekamülünüz için size aynalık yapalım diye bu meziyeti bize vermiş olabilir mi acep?” demez mi. Çıt yok hiçbirimizde. Kimi denize çevirdi yüzünü, kimi dağlara, kimi de tıslayarak sanki harekete odaklanmış gibi yaptı. Ama bence hepimiz söyleneni düşünüyorduk. Anlamaya çalışıyorduk. Kadını mı savunmuştu, erkeği mi? Yoksa ne demeye çalışmıştı? Basit bir toplama mıydı bu? Yoksa çok bilinmeyenli bir denklem mi bilemedim. Tek bildiğim grubumuzun bu tek erkeğinin bizi terketmediği. Sonuna kadar geldi, ayrılmadı. Sonra bir duyduk ki karısından ayrılmış, kendine yeni birini bulmuş, o yeni biri de ondan evini istemiş. Sonra ondan da ayrılmış. Buraların deyişiyle, o gezinip duru öyle. Biz de düşünüp duru böyle.

Ama en güzeli bana söylenendi bence. Bir gün baktım yine böyle hafif bir gerilim oldu. Aklımca ortamı yumuşatayım dedim. “Eee yani herkes kendine göre haklı olabilir. Biraz empati yapmak gerekir” şeklinde  bir ifade kullandım. Bizimkilerden biri daha cümlemi bitirmeme izin vermeden atmaca gibi atlayıverdi. “Orta yolculuk  yapma. Anca gidersin, asıl olan kendine yapılmasını istemediğini, başkasına yapmamak. Zaafın doğrultusunda tavır almamaktır. Bilmiyorsan kul hakkı neymiş bir araştır!” deyince sustum.

Kul hakkını bilmemek değil de, orta yolcusun denmesi ağrıma gitmiş olmalı ki, midemde bir baskı hissettim. Hani insan nefsi, ille de ben haklıyım der ya bazen, sanıyorum böyle bir şeydi. Bırakmadım, spora devam ettim. Ama o günden sonra hep suratı asık gittim yanlarına. Sanki savaşa gider gibiydim. Ah bu insandaki ego yok mu? Yine günlerden birgün, böyle surat beş karış, spor bitti çantamı topladım, kimseyle vedalaşmadan eve gitmek üzere tam bir adım atmıştım ki, o gün için adını bilemediğim bir ablayla göz göze geldim. Günaydın dedi. Çaresizce günaydın dedim, aslında hiç kimseyle konuşmak istemezken. Üstüne bir de nasılsın deyince, git yoluna demek geldi içimden. Ama onu da diyemedim. İyiyim soğolun siz dedim. İyiyim yürüyüş yapıyorum dedi. Hııı dedim. Görüyorum. Yanında duran adama da kısa bir selam verip yürüdüm yoluma.

Ben hepimizin içinde bir vicdan pusulası olduğuna inanırım. Hem de istisnasız hepimizin. Bu pusula da tam olarak kalbimizde yer alır diye düşünürüm. İşte, bazen bu pusulanın birden bire kıpırdadığını hissederiz. Belki ne olduğunu anlayamadığımız bu kıpırtının gösterdiği yöne doğru yol alırız, ya da almayız. Ego, ya da vicdan arasında gider gelir ama terazide neyin ağır basacağını biz seçeriz. Şükür ki, seçim hakkı bize verilmiştir. Tabii bunlar benim düşüncelerim. Kimse katılmak zorunda değil. İşte pilates grubunda, özellikle de ikili ilişkiler üzerine yaptığımız sohbetler, sanki çok derinlere ama çok çok derinlere doğru kuyu kazmak gibiydi. Pusulamsa, orada derinlerde bir yerde su bulunduğunu işaret ediyordu.

Ve bu ablanın, o gün bana verdiği selam da, pusulamı harekete geçirerek adeta işte dipteki su önünde diye bağırıyordu. Ben de, gösterilen bu yöne doğru ilerleyerek onlarla biraz sohbet edince, anladım ki bana günaydın diyerek gülümseyen bu çift, kuyunun dibindeki temiz kaynak suyu olarak karşıma çıkmıştı. Yani pusulam haklıydı. İşte bu nedenledir ki, ben de pusulama teşekkür ederek bu yazımda sizlere kısaca onları tanıtmak istedim. Zekiye ve Nihat Uzan.

Zekiye Uzan aslında spor olsun diye değil de, geçirmiş olduğu bir rahatsızlıkla mücadele için yapıyordu, bu sabah yürüyüşlerini. Çünkü bir ayağını sürükleyerek yürüyordu ve yüzünde felç geçirmişçesine, bir kayma vardı. Hani o verdiği selama isteksiz de olsam karşılık vermemin sebebi buydu işte. Her yeri, çok şükür sağlam gözüken suratsız bana, bedenindeki zorluğa rağmen gülümseyerek, bakan birini kıramamaktı benim yanıtım. Nihat Uzan da sakin ve yavaş adımlarla büyük bir itina ile eşlik ediyordu ona. Yüzlerindeki mağrur gülümsemeyi okumamak da imkansızdı. Zekiye Uzan, yüzündeki kaymayı umursamadan, insanların gözünün içine bakarak selam verirken, Nihat Uzan da büyük bir sükunet ve nezaketle gülümseyerek, hafifçe başını eğip gözleriyle de bir şeyler anlatıyordu. Sonradan sohbet esnasında öğrendim ki, Zekiye abla aslında bilinçli bir şekilde selam vermiyormuş. Algısında da sorun varmış. Ancak böyle olsa da, bazen evde Nihat ağabeye verdiği yanıtlar sonucu, onu şaşkına çevirebiliyormuş.

Aralıksız otuz yıldır, her sabah beş buçukta kalkarak önce eşini güne, sonra iki tane kız çocuğunu okula hazırlayan, sonra da kendi işine giden bir baba. Bir erkek. Bir eş. Aynı şekilde hastalığıyla yılmadan mücadele eden, en azından evin içinde elinden geleni yapmaya çalışan bir kadın, bir anne, bir eş. Yani bana göre iki cengaver yürek. Zekiye abla, evlendiklerinde yirmi iki yaşındaymış ve otuz bir yaşında MS hastalığına yakalanmış. O zamanlar İstanbul Kanarya’da oturmakta olan Uzan çiftinin, küçük bir de tekstil atölyeleri varmış. Bir de ilkokula giden iki kız çocukları. Hesaplanmayan felaketlerle karşılaşınca, ne yapacağını bilemeyen insanları bilirsiniz. Hah işte bir de güçlü duranları bildiniz mi? Evet, mutlaka hepinizin çevresinde bu cengaver yüreklerden vardır. O andan sonra sorumluluk tamamen Nihat ağabeyin omuzlarına binmiş. Ülkemizde erkek çocuklarının ev işlerinden muaf büyütülmelerini düşünürsek, salt ev işlerinin dahi böyle bir deneyimde, ne kadar ağır gelebileceğini varın siz hesaplayın. Çamaşırlar nasıl yıkanır? Yemek nasıl pişirilir? Bu çocuklar okula nasıl hazırlanır ve hasta bir kadının bakımı nasıl yapılır? Çok farklı bir sürece alışmaya, anlamaya çalışırken, üstüne ekonomik sorumluluklarınız eklenirse, hele ki bir de işyeriniz varsa. Yani  tüm bunları çok iyi bir şekilde planlamak zorundaysanız. Yetmiyormuş gibi bir de üstüne yaşadığınız coğrafyanın, hatta dünyanın kaderinde yaşanan değişimler ekleniyorsa, dönemin devalüasyon süreci ve Balkan savaşı gibi. Offf, yani demem o ki, kaldırmak zorunda olduğunuz yükün ağırlığı, kat be kat artmışsa, bence gelin kendinizi vurun şarabaa. Kolaya kaçma diyenleriniz varsa da, olsun şarap güzel bir kapı olabilir böyle durumlarda. Tamam sustum. Çünkü Uzan çifti bu kapıyı tıklamayanlardan.

Bu arada hep altını çizip, üstüne basıp, şiddetle belirttiğim bir nokta daha var ki, bu hikayeyle bence bu konu da çok örtüşüyor. O da, eğitim sisteminde dünya çapında köklü değişikliklere gidilmesi. Örneğin organizasyon ve iletişim gibi bölümleri okuyanları ele alalım. Onlar, Nihat Uzan’dan daha mı beceriklidir? Bence değil. Hatta ben, bu insanların okullarda, gençlere ders verebilecek düzeylerde oldukları iddiasındayım. Akademik terimlere gerek kalmadan. Üstüne üstlük bir de tüm bu üzerlerine gelen dünyaya ve kadere rağmen kendilerini emekli edebilmişlerse, bence doktora yapmış sayılırlar. Ama ben yine de, şu anki sistemin bana dayattığı soruyu yönelttim Nihat ağabeye, ne mezunusun diye. “İlkokul. Ama ben, çok kitap okurum. Çevremle de çok ilgiliyim” dedi ki, onları tanıyan herkes bunun farkında.

1984 yılında, İstanbul Kanarya’da, çok sıradan, çok normal ve çok heyecanlı bir başlangıç yapmışlar hayata. Hepimiz gibi. Biri 22, diğeri 24 yaşındayken ve evliliklerinin üzerinden dokuz yıl geçtikten sonra, 1993 yılında tanışmışlar bu hastalıkla. İlk üç yıl boyunca, pek de anlamadan baş etmeye çalışmışlar. Karşılaştıkları sorunlardan biri de, aile de dahil olmak üzere, insanların yaklaşımları olmuş. “En büyük destek, köstek olmamaktır” diyor Nihat Uzan. “Bizim insanımız, nasıl destek olacağının bilincinde ve olguluğunda değil. Hal böyle olunca da destek de olamıyorlar zaten. O nedenle diyorum, aman köstek olmayın yeter.

“Benim payıma hep zoru yaşamak düştü. Ya da ben zoru seçtim. Bilemiyorum. Ama alnımın akıyla da çıktım tüm bu zorluklardan” diye de ekliyor. Nihayetinde 96 yılında atölyeyi kapatarak, çoğunlukla evde ve eşiyle zaman geçirmeye başlamış. Bir de çocuklarıyla. “Çok şükür kız çocuklarımı yetiştirebildim. Bir eksikleri olmadan evlendirdim. Yuvalarına yerleştirdim ki, hala da ilgilenirim onlarla” derken gözlerinin içi gülümsüyor. Bir hayatı anlatması, özet yapması, ne kadar kolay oluyor değil mi? İşte onun gözlerinin içi gülümserken, benim aklımdan geçen soru bu oldu. Sizinkini bilemem.

Ve yine gülümseyerek devam etti anlatmaya “Tabii hatalar olmadı değil bu süreçte. Örneğin en büyük hata, hastalıkla yaşamasını öğrenmeye çalışmak yerine iyi olmaya kilitledik kendimizi. İnsan, her şey düzelecek eskisi gibi olacak diye düşünüyor. Tamam, olacaksa olacak da, fakat halihazırdaki somut durumda, bir hastalık söz konusu. Bu nedir, nasıl bir hastalıktır? Bununla nasıl yaşarım? Nasıl daha kolaylaştırırım hayatı gibi soruları, çok geç sorduk. Ama çok şükür zamanla bunu da öğrendik.”

Akçay’a yerleşmeleri ise bu sorunla yaşamayı ve ona göre planlamayı öğrenmiş olduklarının en büyük kanıtı. “Kızları yuvalarına yerleştirdikten sonra, artık İstanbul’da yaşamanın gereksizliğini kavradık. Başbaşa da kalmıştık. Üstelik ben Zekiye’nin sokağa çıkıp gezmesini isterken, benim de onu kolaylıkla gezdirebileceğim bir yer olması gerekiyordu bu. Sonucunda burdayız işte.” Bu son cümlenin içinde büyük bir mütevazılık barındıran bir ses tonuyla söylendiğini burdan belirtmek isterim. İsyanın ve feryadın olmadığı sadece yapılması gerekenlere odaklanmış bir tonda.

Öyle ki bir de, elektrikli bir motorları var. Bir gün elektrik bitince, çok zorlanmışlar. Akçay’ın içinde hemen araştırıp, motorun üstüne bir güneş paneli yaptırmışlar. Dedim ya, Nihat Uzan doktorasını yapmış bir organizasyon bölümü mezunu diye. Zira ona baktığınızda zorun altında ezilmemiş, tam aksi bilenip dimdik ayakta durmuş ve yüzünden gülümsemesi eksik olmayan bir insan görüyorsunuz.

Sohbetimizin bu bölümünde Nihat ağabey, biraz duraksayarak bazı endişelerini de dile getirdi: “Yeni nesillere kaygıyla bakıyorum. Zorluklar karşısında çabuk tükenen ve çok fazla benmerkezci olmuş bir kuşak oldular. Eee tabii servis arabası dahi kapının önüne gelirse, bu çocuklar ne yapsın? Biz on iki km yol yürürdük, okula gidebilmek için. Gerçi bizim hayatımız kendimize dönük olunca, biz biraz kendi filmimizin içinden dışarıyı seyreder bir pozisyondayız. Belki de kolayı istemek doğrudur, haklıdır bu çocuklar da, işte hayat. Ne zaman sınava gireceğin bilinmiyor ki” dedi. Ve bu sohbetten kısa bir süre sonra, ben bu yazıyı hazırlamaya çalışırken, İzmir depremiyle karşılaştık. Çok haklıydı. Hayat, bizi ne zaman sınava sokacağını söylemediği gibi, nerden hazırlanmamız gerektiğini de bilemeden, egodur vicdandır, iyidir, kötüdür, güzeldir, çirkindir diye bağıra bağıra yaşıyoruz şu hayatı. Ne bir dur diyen var, ne de durmayı düşünen. Varsa da ses kirliliğinden kimse birşey duyamıyor. Belki de depremler içimizde oluyor da, vicdan pusulamız içeriden doğru bağırıyordur. Sesimi duyan var mııı?

Neyse şimdi beylik lafları bir kenara bırakayım da, anlatmaya devam edeyim. Zaten sohbetin de sonuna gelmiştik ve ben en önemli iki soruyu sona saklamıştım. İlki çok bilindik bir soruydu. Nasıl tanıştınız? “Öyle mahalleden geçerken gördüm ve istedim. Zaten biz şimdikiler gibi değildik ki. Mahallesinden geçerken heyecanlanırdık. Yüzünü görünce sevinirdik. Hatta utanırdık. Yüzümüz hafiften pembeleşirdi. Şıp sevgiler yoktu ki o zamanlar, ya da azdı. Belki de sosyal medyanın olmayışındandır bilemiyorum.” Aha gel de bu sözün üstüne düşünme şimdi. Evet, şahsen ben de bilemiyorum. Üstelik efendim bizim zamanımızda, şeklinde başlayan cümleleri de sevmiyorum. Ancak sanki ortada bir gerçek var gibi. Acaba bir şeylere kolay ulaşır, oldukça çabuk da tüketir mi olduk ve sonucunda yalnızlıklara mahkum? Ee canım, tek gelip tek gidiyoruz ya. Ne var bunu dramatize edecek değil mi? Pekii hal böyleyse, o zaman sanki hep bir şeyler eksikmişçesine, şikayetlenmelerimize ne demeli? Ah bu bitmek tükenmek bilmeyen soruların yerine, keşke bir ağaç misali sadece var olmanın tadında yaşayabilseydik. Neyse, sonunda biraz da çekinerek son sorumu yönelttim. Zekiye ablayı bakımevine vermeyi düşündüğü zamanlar oldu mu hiç? “Ben onu sokakta bulmadım ki. Vebali vardır. Ahını alırsın, olmaz onu yarı yolda bırakmak” yanıtını alınca, sadece benim değil, bunu anlattığım herkesin gözü dolarak, tüyleri diken diken oldu. Gözlerimizden akamayan o damlalar, ne veballer üzerine kurulu bir dünyada yaşadığımızı haykırır gibiydi. Üstelik bir de bu sohbetin üstüne Zekiye Uzan, bir beyin kanaması geçirip bir süre yoğun bakımda kalmaz mı? Ve Nihat ağabey, yine Zekiye ablanın, baş ucunda dimdik sakin ve ne yaptığından emin bir şekilde durmaz mı?

Dedim ya, bana göre herkesin kalbinde, derinlerde bir yerlerde, bazı olaylar ve insanlar karşısında titreşen bir vicdan pusulası vardır ve  bu pusula büyük ihtimalle orta yolcu olmakla suçlandığım o gün, adını ilk kez duyduğum o hakkı da işaret etmektedir. KUL HAKKI.

Yani demem o ki Uzanların hikayesini duygu sömürüsü yapmış olmak, ya da bu tarz yaşam öyküleri, çok dikkat çekiyor diye yazmadım. Vicdan pusulamızın sesini dinleyebilmeyi ve kul hakkına yakışır davranabilmeyi bilenler olduğunu görünce, dayanamayıp tanıtmak istedim onları. Öyle mağrur. Ama öyle mütevazı. Hepsi bu. Yüreciğinizdeki pusulayı harekete geçirerek kul hakkını işaret eden insanlarla tanışmanız dileğiyle…

Merak edenler için not: Zekiye Uzan hastaneden çıktı. Çok şükür gayet iyi.

2 Comments

  1. Hayatımın ilkini yaşatan Sayın Şendağ hanım kardeşime ve siz Die gazete çalışanlarına sonsuz teşekkürler ediyorum.Yazıda geçen hayatımın kesitleri abartısız olarak kaleme alıp satırlara döken Şendağ hanım kardeşime minnettarız.Size ve ekibimize çalışma hayatınızda başarılar dileriz.Ayrıca korumasız günler dileriz.Sağlıcakla

  2. Yazılmaya değer bir hayatı tanıyıp,güzel bir dil ve kalemle taçlandırmış olmanızdan son derece mutluluk duydum.Zeytinli sahilinde onlara her rastladığında vefanın ete kemiğe bürünmüş halini görürüm,umutlanırım insanlık için…Teşekkürler

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*