LALE ZAMANI

İtalya’dan Mektup Var 10

Gonca Bilgiç / DieGazete.de / Venedik

Buongiorno! Bugün günlerden lale olsun. Dün kendime laleler hediye ettim. Alışkanlık yaptım kendime çiçek hediye etmeyi. Sorumlusu da Berlin’deki sınıf öğretmenim.

Yıl 1984. Günlerden salı. Sınıfımıza yeni bir öğretmen girmişti. Mechteld Maria Magdalena Pieper. İnce, kısa saçlı, beyaz tenli maskulin bir kadındı. Söze “Merhaba çocuklar!” diye başladı ve “Bugünden itibaren sınıf öğretmeniniz ben olacağım ve haftada üç kere dersinize gireceğim. Adım Mechteld Maria Magdalena Pieper. Fakat bana yalnızca  ‘Frau Pieper’ diyebilirsiniz. Severek seçtim bu mesleği ve umarım birlikte severek yol da alırız” dedi. Kendini bayağı anlattıktan sonra, konuşmasını aşağı yukarı şöyle bitirdiğini hatırlıyorum: “Haftada bir kere kendime bir buket çiçek hediye ederim. Çünkü kimse bana çiçek hediye etmiyor. Ama ben kendimi çok seviyorum. Sizler de kendinizi çok sevin ve büyüdüğünüzde, kendinizi her fırsatta ödüllendirin. Çünkü hayat güzel şeyleri sonraya bırakacak kadar uzun değil!”

Aklımda kalıvermiş işte öğretmenimin bu sözleri.

20 yaşımda kendime bir sepet aldım, hani var ya şu “kırmızı başlıklı kız”ın sepeti gibi. Ve her Cuma Berlin’deki küçük İstanbul Kreuzberg’deki Maybachufer’de yer alan, çoğunlukla Türk tezgahlarının bulunduğu cuma pazarına gider, alışverişimi yapar ve en sonunda da çiçek tezgahına uğrar, güzelim çiçekleri akşam pazarı fiyatına alıp evime gelirdim. Ve Berlin’de yaşayanlar bilir, Winterfeldplatz’daki pazarımız da muhteşemdir. Oradan alışveriş yapmak da ayrı bir keyiftir.

Ve her cuma günü evimi, bir veya iki vazo dolusu çiçekler süslerdi. Evime her girdiğimde çiçeklerim sanki bana “Evine hoşgeldin, Gonca” diye seslenirdi. Yani bana öyle geliyordu. İnanın, ben öyle hissediyordum.

Bu alışkanlığımı italya’da da sürdürüyorum. Sepetim her zaman arabamda. Araba kullanmasam bile, çoğu zaman kolumda. Süpermarkette ilgi çekiyor, hatta soranlar bile oluyor ve hatta hatta kasada sıramı beklerken, arkamdaki hanımlar birbirlerini dürtüp “Şu sepetin tatlılığına bakar mısın, anneannemi hatırlattı.” gibi diyaloglara çok kulak misafiri olmuşumdur. Ve sorduklarında da her zaman söylerim: “Zaten var olduğum sürece bu dünyamızı yeterince kirletiyorum. Araba kullanarak, plastik içinde ürünler satın alarak vs vs. Fakat hiç olmazsa sepet kullanarak, plastik alışveriş poşetlerini tüketmemiş oluyorum.

Dün çiçek alma günümdü. Aldım çiçeklerimi. Laleler. En sevdiğim çiçek. Geldim evime.

Hafta arası pek beceremiyorum. Fakat cuma günleri kendime davranış edindim. Evime girmeden önce, anahtarım ile kapımı açmadan önce, birkaç saniye gözlerimi kapatıyorum. Sırtımda biriken haftanın yükü, yorgunluk, üzüntü, kızgınlık, dertler, tasalar ve tüm olumsuzlukları, yani sırtımdaki yük poşetini görselleştirip, elimle alıyorum ve dışarıya bırakıyorum. “Sizlere içeri girmek yasak!” diyorum. “Hadi, yol verin bakalım, size güle güle, istediğiniz yere gidebilirsiniz” diyorum ve kapımı açıyorum. Dertlerimi, tasalarımı kapı dışında bırakarak evime giriyorum ve kapımı kapatıyorum.

Alışverişimi yerleştirdikten sonra sıra çiçeklerime geliyor. Sevgiyle yerleştirdim dün lalelerimi vazolara. Doldurdum bir kadeh şarabımı. Ardından beş dakika nefes alma molası verdim kendime.

Evet çiçekler, dalında güzel. Fakat benim evimde, benim ruhumda daha da güzel. Bana o kadar özel bir enerji veriyorlar, o kadar çok yaşama sevgisi katıyorlar ki, inanın kelimelerle anlatamam. Her evime girdiğimde, söylediğim gibi “Hoşgeldin Gonca” dediklerini duyar gibi oluyorum. Çiçekler, bilhassa laleler, evime umut ve mutluluk getiriyorlar. Neşe ve huzur saçıyorlar. Evet, hatta güven bile veriyorlar, kısacası ruhumu okşayıp olumlu etkiliyorlar.

Şimdi, gelelim fasulyenin faydalarına, yani lalelere. Osmanlıların lalelere olan düşkünlüğünü, Lale devrine kısaca bir göz atalım: Lale devri 1718’de başlamış ve 1738 senesinde sona ermiş. Lale devri  Osmanlı-Avusturya-Venedik Savaşı‘ndan sonra  (1715-1718) Sırbistan‘ın Pasarofça kasabasında imzalanan Pasarofça Antlaşması sonrasına deniliyor.

Peki neden “Lale Devri” dersek ve neden bu kadar kısa sürmüş dersek şöyle cevaplayabiliriz:

Sultanlar, Paşalar, yani devlet büyükleri zevk-i sefayı ve sanatı, o dönemde İstanbul’da yetiştirilen laleleri pek severlermiş. Sanata ve toplumsal hayata çok özen gösterirlermiş.

Halkın büyük bir kısmı zor durumdayken, bu devlet büyüklerinin rahat bir yaşam sürdürmeleri, eğlenceye düşkünlükleri huzursuzluklara sebep olmuş. Halk arasında isyan başlamış. Arnavut asıllı bir yeniçeri lideri olan Patrona Halil’in ve asilerin isteği üzerine o dönemin İbrahim Paşa’sı idam edilerek cesedi isyancılara teslim edilmiş. Padişah III. Ahmed tahttan indirilmiş ve yerine I. Mahmud geçirilmiş. Böylelikle Lale Devri de sona ermiş.

Peki bildiklerimizin dışında laleler hakkında neler söyleniyor, arzu ederseniz birlikte bakalım: Mitolojilerde lalenin ortaya çıkışına dair farklı ve çok çeşitli hikayeler anlatılıyormuş. Önceden hiç bilmiyordum bunları. Bu hikayelerin en ünlüsü ise İran mitolojisinde yer alıyormuş. İran mitolojisine göre, bir yaprağın üzerindeki çiğ tanesine yıldırım düşüyor ve alev alan yaprak o haliyle donup kalarak laleye dönüşüyor. Lalenin göbeğindeki siyahlık da, yıldırımdan kalan yanık iziymiş, öyle deniliyor.

Yunan mitolojisinde ise lale çiçeğinin, güneş ve bitki Tanrısı olan Adonis’in can verdiği sırada akan kanlarıyla sulanan, toprakta yeşeren bir çiçek olduğunu söylüyorlar.

Hristiyan mitolojisinde ise Hz. Meryem, Hz. İsa çarmıha gerilirken iki katre gözyaşı akıtıyor ve gözyaşlarının toprağa düştüğü yerden bu çiçek bitiveriyor. Laleler “Ağlayan Gelin” olarak Hz. Meryem’i temsil ediyor.

Laleler Hollanda’da da büyük rol alıyor. Hatta günümüzde en çok lale ticareti yapan memleket olarak biliriz. Neden Hollanda? Seneler önce Amsterdam’da iki ay boyunca turist rehberi olarak çalışma fırsatım olmuştu. Rehberliği bana Amsterdam’ın en önde gelen turist rehberi Ton van Garderen öğretti. Amsterdam’ın gizli ve bilinmeyen hikayelerini ve nice anektodlar, nice rehberliğin püf noktalarını öğretti. Ha şunu da unutmadan söyleyeyim, biz çok güzel arkadaş olduk ve senede bir ya onlarda, ya da bende buluşuruz. Neyse, turistlere Amsterdam’ı gezdirirken, Amsterdam’ın güzel hikayesine, lalelerin hikayesini de katıverdim.

Şimdi biraz zaman yolculuğu yapalım. Bugünün İstanbul’u olan Konstantinopolis, 16. yüzyılda tabii ki dünyanın en güzel şehirlerinden biri olarak kabul görüyordu ya, ticaretin, kültürün ve politikanın merkeziydi bizim güzel İstanbul’umuz. Hani bizim Osmanlı padişahlarımız bildiğimiz gibi lalelere bayılırlardı ya ve saray bahçelerini lalelerle zengin bir şekilde süslerlerdi ya. İşte bizim Osmanlı Sultanlarımızın bu muhteşem lale bahçeleri sayesinde bu güzelim laleler dünya çapında çok ünlü oluyor ve bir güç ve zenginlik sembolüne dönüşüyor.

Avusturya İmparatoru I. Ferdinand’ın büyükelçisi olan Ogier Ghislain de Busbecq beyefendi, Sultan Süleyman’ın sarayına elçi olarak defalarca gönderiliyor. Sultan Süleyman, Busbecq’e birkaç lale soğanı hediye ediyor ve Busbecq de Avrupa’ya bilhassa Hollanda’ya getiriyor. Ve bence bir Lale Devri de Hollanda’da başlamış oluyor.

Laleler yeni, egzotik, seçkin, dekoratif ve sofistike oldukları için büyük popülerlik kazanıyor. Hollanda’nın bazı zengin tüccarları, paranın satın alabileceği her şeye zaten sahip olduklarından ve koleksiyonculuk tutkusuyla yanıp tutuştuklarından dolayı bu ender bulunan güzelim lalelere takıyor kafayı.

Talep çok fakat laleler az olduğundan, lale fiyatları yükseldikçe yükseliyor ve hatta astronomik rakamlara bile ulaşıyor. Düşünebiliyor musunuz altından daha da değerli oluyor ve hatta fiyatlar Amsterdam’ın 380 yıllık Hollanda piyasasına güzel bir ders veriyor.

Nasıl mı?

Hollanda zenginleri, lale soğanları için tamamen kafayı yiyor. Birkaç gram ağırlığındaki lale soğanlarını elde etmek için ev fiyatları kadar ve o zamanın altın değerinden yüz katı kadar para harcıyorlar. Bir günden öbürüne piyasa çöküyooooor. Geriye ne kalıyor? Benzeri görülmemiş borç dağları kalıyor. Ama olsun, adamlar bunu da atlatıyorlar.

Fakat laleler Hollanda’da savaş döneminde çok çok büyük önem taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar, Hollanda’yı işgal ediyor. Yiyecek ve yakıt nakliyesi için iç su yollarının kullanımını yasaklıyor. Sonuç olarak, Hollanda’da 4,5 milyon insan yetersiz gıdadan etkileniyor ve 20.000 kişiden fazlası açlıktan hayatını kaybediyor.

Açlıktan ölmemek için adamlar, şeker pancarı tüketiyor, fakat bu ürünler de bitince tekrar çaresiz kalıyorlar. Memlekette lale soğanından başka hiçbir şeyleri kalmıyor. Hollanda’nın doktorları hemen devreye giriyorlar ve lale soğanları yemenin güvenli olduğunu açıkladıktan sonra, habire lale yetiştiriyorlar ve yiyecek olarak satıyorlar. Lale soğanları işte bu savaş döneminde Hollanda’da milyonlarca insanı açlıktan kurtarıyor.

Bir de dillerden düşmeyen, nesiller boyunca anlatılan başka bir hikayesi var. Bu hikayenin kahramanları tabii ki de Ferhat ile Şirin. Ferhat ile Şirin’in hikayesini bilmeyen yoktur. Şirin için kendini çöllere vuran Ferhat, sevdiği kadın için gözyaşları içinde bu çölleri aşıyor ve Ferhat’ın döktüğü her damla gözyaşı, çöle düştüğünde, kırmızı bir laleye dönüşüyor. Bu hikayeden dolayı lale aşkın sembolü oluyor.

Aşkınız bol olsun.

Peki, siz kime lale hediye edeceksiniz?
En önemlisi: Peki, siz kendinize ne zaman lale alacaksınız?
Sevgiyle kalalım!
Her şey güzel olacak!
Andrà tutto bene!

Eğer yolunuz laleler diyarı Amsterdam’a düşerse rehberiniz Ton van Garderen sizi güler yüzle bekliyor olacak.

https://www.newamsterdamtours.nl/

Fotoğraflar: Ti de Jong, Gonca Bilgiç.

4 Comments

  1. Her yazi birbirinden guzel.Gonca hanimdan bu yazilari bir kitapta toplamasini bekliyoruz.Dort gozle
    bir sonraki yaziyi bekliyoruz.Iyi varsin Gonca.🌹

  2. Teşekkürler sevgili Gonca Bilgiç. Yazınızı keyifle okudum , diğer yazılarınızı merakla bekliyorum. Hep güzel ve hoş kalın , sevgiler

  3. Bayılıyorum yazılarınıza, samimiyetinize,başkaldırışlarınıza,mizah anlayışınıza…Eksik olmayın, kaleminize kuvvet, bizi sizsiz bırakmayın.Sevgiyle kalın.

  4. Yanlış a yanlış demek ve doğrusunu önermek çok güzel bir girişim. Elinize dilinize yüreğinize sağlık.
    Tebrik eder başarılarınızın devamını dileriz.
    Her Türk kadını ruhunda bir Tomris Katun taşır.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*