YOLUN “KUKAİ”DEN GEÇERSE DİYE

Jpeg

Hikayeler devam ediyor

Seldağ Vardal / DieGazete.de

Bu yazıma şöyle yakın tarih içinde çok kısa bir yolculuk yaparak başlayalım istedim. Halkalı-Sirkeci banliyö tren hattından. İstanbul’u bilenler hatırlayacaklardır artık eskimiş, nerdeyse tarihe karışmak üzere olan bu hattı. Muhtemelen şimdilerde vagonları gıcırdayarak ilerlemeye çalışan o trenleri ve istasyonlardaki bilet gişelerini. Hatta elinde düdükle kalkış talimatı veren Devlet Demiryolları çalışanlarını ve o istasyonların kendine has kokusunu. Anılar dosyasında duran bu fotoğrafları kayıtlı oldukları yerden çağırıp da bakınca insanın yüzünde bir gülümseme beliriyor. Ya da en azından benimkinde. Çocukluğunda bunları yaşamış bir kadın olarak soruyorum da kendime, her şey ne kadar hızlı gelişiyor değil mi? Oysa ki bu anlattıklarım gerçekten çok ama çok yakın bir tarih.

Sonra bir başka soru geliyor aklıma. O zamanlar pek önemli olan bu ulaşım aracı ve hattı şimdilerde yerini ne yeniliklere bıraktı değil mi? Yani sormaya başladın mı bitmiyor. Sor da sor, sor ha sor… Hatta işte bir soru daha. Tüm bu değişimler, iyi mi oldu, kötü mü? Ya da iyi ne, kötü ne? Aklımda deli sorular diye buna deniyor galiba. Sorsan bir türlü, sormasan başka bir türlü. Bu arada dürüstçe ifade etmem gerekirse, sormadan yaşayanlara da hayranım ama ben onlardan olamadım. Kendimi bildim bileli hep sordum. Bunun en büyük kanıtı da işte bu Halkalı-Sirkeci banliyö tren hattıdır.

Günlerden bir gün, babamın kucağında bu hatta Halkalı istikametine doğru ilerlerken, babama o kadar çok soru yöneltmişim ki, yamacımızda oturan adam dayanamayıp “Allah size sabır versin beyefendi. Ufaklık pek meraklı bir kızcağız” deyivermiş. Babamın bunu anlattığı o gün, boş gözlerle bakmıştım bana ne söylemeye çalışıyor diye. Bugünse gülümseyerek hatırlıyorum, hem o hattı hem de canım babacığımı. Ne sabırlı adammış meğer. Ben de ne meraklı bir kız çocuğu. Hala soruyorum. O nedir? Bu neden böyle? Falanca davranışın altında yatan sebep ne ola ki? Nereden geldik nereye gidiyoruz?

Dedim ya aklımda deli sorular diye. Bazıları “Sorma bu kadar, sağlığına zarar” dese de, ben hayata anlam verip, gelecek kuşaklara bir miras bırakırken bunun gerekli bir davranış olduğunu düşünenlerdenim. Yani  barış içinde, huzur dolu, sevgiyle kucaklaştığımız bir dünya kurmak için sormaktan ne korkalım, ne de geri duralım derim ben. Yeni doğmuş bir bebek misali, meraklı öğrenmeye aç gözlerle baktıkça dünyaya, geldiğimiz yere geri dönerken acık ucundan da olsa bir şeyleri öğrenmiş oluruz belki diye düşünürüm ben. Ne bileyim? Bu da benim işte. Kim bilir?

Bu arada itiraf edeyim, çok soru sormak yorucu bir davranış. Ben de aldım bu kız çocuğunu, getirdim Akçay’a yerleştirdim ki biraz dinlensin diye. Ammaaa Yaradan beni benden daha iyi tanıyınca, karşıma sürekli soru sormamı gerektiren durumları ve kişileri çıkartmaktan geri durmuyor. Adeta ben seni, bu dünyaya sorman için gönderdim der gibi. İşte bu yazımda da sizlere burada karşıma çıkan, nedir ki bu dememe sebep olan bir ismi ve onun eğitmenliğini yaptığı bir çalışmayı anlatacağım.

Şimdi karşınızda oldukça gür ve tok sesli, heyecanla konuşan, kıpkırmızı saçlara sahip genç bir kadın hayal edin. İster istemez acep ne anlatıyor diye tüm dikkatinizi ona doğru toplayan afacan bir çocuk. Eh işte heyecanla anlatmayı seven bir afacan, bir tane de soru sormaya meraklı iki kız çocuğu yan yana gelirse, ne olur varın siz düşünün. Böyle tanıştık onunla. Adı Güliz Okan. “Ben Kukai eğitmeniyim” deyince, ben sormaya, o da anlatmaya başladı. İşte şimdi deniz kenarına attığımız sandalyelerimizde likörümüzü yudumlarken, Kukai üzerine yaptığımız bu sohbeti aktarıyorum.

Güliz, bir yandan ne anladığımı anlamak istercesine gözlerini bana dikmiş, diğer yandan da heyecanla anlatıyordu: “Kukai, bir ruhsal tekamül ve farkındalık yolu olup içe dönük, içrek bir bilgidir ve bir şifa tekniğidir ki İslam Sufizminde de adı “Baraka” olarak geçer. Kukai’nin kök bilgisi, kadim Atlantis bilgisi ve metotlarıdır. Tufan öncesi ırkların bize bırakmış olduğu içsel bir hafızadan kaynaklanır. Bu bilginin varlığını da Ayanamsa manastırındaki Reiki sisteminin kurucusu Mika Yusi’nin ve tabii diğer araştırmacıların bulmuş olduğu yazıtlardan anlıyoruz.”

Bu açıklama karşısında sormaya başladım kendime. Globalleşme sözcüğünü ilk duyduğumda söyleyememiştim bile. Anlamı küreselleşme dediklerinde de, anladığımı düşünsem de, içimden bir ses “Hayır anlamadın. Oturmadı kafanda bunun ne olduğu” demişti. Sanırım bazen, anlamak için yaşamak gereklidir ya, öyle bir şey. Çünkü şimdi anlıyorum küreselleşme, eşittir büyük bir köy olmak kiii, dünya artık kocaman bir köy olduu. Nerede yaşarsanız yaşayın, dünyanın diğer ucundaki anlayışlar, düşünceler, ya da inançlar, hepsi her an, bir bedene bürünüp, karşınıza çıkabiliyor. Tıpkı Kukai’nin burada karşıma çıkması gibi.

Hele bi rde, tufan öncesi var olan bir farkındalık ve tekamül yolu olduğunu duyunca, yüzümde yarım bir gülümsemeyle, biz insanlar, acaba bir gün farkına varacak mıyız? Varacaksak neyin diye de sormadan edemedim. Ama tabii içimden. Güliz’e hiç bir şey söylemedim. Ancak nereden geldi aklına bunu öğrenmek. Nasıl oldu da, rastladın bu öğretiye demekten de kendimi alamadım ki, Güliz gözlerime bakınca kafamın içinden geçenleri okumuşçasına, başladı anlatmaya: “Aslında ben, bu konulara zor güvenen bir insanım. Gerçekliğine zor inanırım ama bununla beraber enerji çalışmalarına da hep bir ilgim olmuştur. Birçok çalışma var bu konuda sonuçta. Babamı kaybettiğim bir süreçte, nedense içimden bir doğum haritası baktırmak geldi. Bunu bilenler bilir, bu harita bir yaşam kılavuzudur aslında. Haritamda benim bir şifacı olabileceğim çıktı. Ama içime sinende bir yol yöntem yoktu. Dur bakalım dedim kendime ne olacak. Hani öğrenci hazır olduğunda öğretmen yetişir derler ya, tam da bu süreçte hocam Pınar Beslen ve Kukai ile tanıştım.”

Sanıyorum hepimiz yaşamışızdır böyle anları. Bir şey olur gelir gönül kapınızı tıklar aç dercesine, siz de bazen isteyerek, bazen istemeyerek hatta bazen de farkında olmayarak aralarsınız o kapıyı ve yeni bir deneyime merhaba demiş olursunuz. Deneyim size ne katar, ne götürür bunun muhasebesini de, yine gönlünüzle baş başa kaldığınızda yaparsınız. Güliz içimden geçeni duymuşçasına devam etti. “İç sesim tamam dedi. İşte burası bu kapı, buradan yürü. Açtım girdim içeri. Eğitimlerimi aldıktan sonra, hocam bana “Tamamdır, sen artık eğitim vermeye başla ki, böyle de dönüştüreceksin kendini” deyip de el verince, ben de ders vermeye başladım. Bu güne kadar da altı temel ve orta aşama, iki de ileri seviye mezun ettim.”

El vermenin ne olduğunu Anadolu’dan bilmiş. En azından duymuş olmama rağmen, binlerce yıl geriden gelen bu öğretide de, aynı metodun kullanılmasını ilginç buldum. Hatta inanç diyecektim. Ancak Güliz hemen müdahale etti: “Kukai, kesinlikle bir inanç sistemi değildir. Sadece metafizik bilgilerle ilerleyen, aslında bilimsel tabanlı, kadim kaynaklardan ve üstatlardan sözlü anlatımlarla nesilden, nesile aktarılan bilgilerdir bunlar. Yani çalışma metotları ve bu ezoterik bilgiler, bir kaynakta yer almamaktadır. Ayrıca, hangi dinden olursanız olun Kukai öğrenebilirsiniz. Dediğim gibi Kukai bir ruhsal tekamül ve farkındalık yoludur. Tüm çalışmaların amacı, kişinin farkındalık kazanarak ruhsal tekamül yolunda ilerlemesini sağlamaktadır. Zihin dönüşürse beden, beden dönüşürse ruh, ruh dönüşürse sen dönüşürsün. Biz bu dünyaya dönüşmeye geldik ve bu hiç kolay değildir. Bunun için iç disiplin gereklidir ki, Kukai de bu disiplinle hareket eden tekniklere sahiptir.” Vee nihayeet anlamaya başlamıştım. Hangi dinden olursanız olun tekamülünüz ve farkındalığınız için uygulayabileceğiniz bazı tekniklerden oluşuyor Kukai. Yani antrenman yapmak gibi diyelim buna.

Ha bir de, zihni dönüştürmek deyince, aklıma geleni hemen paylaşmak isterim. Bana öyle geliyor ki zihinlerimiz, “google / bilgisayar” ikilisi  gibi çalışıyor. Bir soru soruyoruz. Karşılığında binlerce yanıt alıyoruz ve tüm bu yanıtları beynimizde dosyalıyoruz. Sonrasında da yıllarca kullanılmış, fazlasıyla yüklü bilgisayarların çökmesi misali zihinlerimizde böyle bir çöküş yaşayabiliyor. Biz bunun farkına bile varmıyoruz. Ee bilgisayarlar malum, tamir edilebiliyor. En kötü ihtimalle de yenisi alınıyor da, ya insanlar? Sanıyorum biz insanlar için zihni tamire götürüp, sıfırlayıp yeniden format attırmanın adı kişiye ve topluma göre değişiyor. Bazen adı psikolog olabiliyor, bazen yoga, bazen dans, bazen dua, bazen yazmak, bazen de okumak. Kendi adıma, zihni dönüştürerek dünyanın yararına bir noktaya taşıyacak  tüm oluşumların önünde saygıyla eğiliyorum ve  hemen dönüyorum Kukai’nin bu zihni dönüştürebilen tekniklerine.

“Umarım yapılması gerekenler zor değildir. O kadar alıştık ki, embesil gibi televizyonun karşısında oturup, bize sunulanı yemeğe. Yemeği sen yap denince, panikleyip o sevgili manipülasyon kutusunu bile  kapatıveriyoruz” deyince, kahkahalar atarak yanıtladı Güliz: “Bu teknikler şifa ve farkındalık teknikleridir. Belli bir topluluk içinde kişiye, aşamalı olarak yavaş yavaş verilir. Bunu yaparken uyumlama (inisiyasyon) yapılmaktadır. Yani bu bilgilerin bir öğretici tarafından diğer kişilere manyetik alanından (aurasından) aktarılmasıdır. Hocanın bu işlevi, sadece bir tetiktir. Bu bilgiyi götürüp açan ve o bilinci açığa çıkaracak kişinin kendisidir. Yani size aktarılan uyumlanmayı kendiniz geliştirip, dönüştürüyorsunuz.” İnsan, bu açıklamayı  duyunca “Nasıl yani, elektrik mi veriliyor. Neyin uyumlanması bu?” diye düşünüyor. Bu nedenle ben de, iki derse katıldım ki görebileyim diye. Hayır kimsenin size bir şey verdiği yok. Dua eder gibi ya da şarkı söyler gibi bazı sözcüklerin, hatta sesler demek daha doğru olabilir, işte bunların tekrarlanması üzerine çalışıyorsunuz hepsi bu.”

Katıldığım iki derslik deneyimden sonra, biz yine deniz kenarında buluştuk ve anlatmaya devam etti Güliz: “Bu enerjisel uyumlanma sürecinde, 21 gün kuralı var. Bu sürede, her gün ara verilmeden çalışmalar devam edilerek bitirilir. 21 günün sonunda, o enerji sistemine tamamen uyumlandığınızdan, artık o bilgi manyetik alanınıza yani auranıza kaydolacaktır.” 21 günlük enerji çalışması deyince, hani sanki bir ilacın prospektüsünü okumaya çalışırcasına sordum hemen, “Yan etkisi var mı?” diye. O da hemen yanıtladı: “Yan etkisi yoktur ancak çalışmalar sırasında, kişinin enerji bedeni arınmaya başlayacağı için, fizik bedende bir takım dengesizlikler olabilir. Negatif enerjinin temizlenmesi, tortuların atılması sırasında esneme, mide ve bağırsak hareketleri görülebilir. Ancak bunlar daha sonra tekrar düzene girer. Eee, ruhsal temizlik hiç de kolay değildir ki dünyanın en zor işi insan varlığının ruhsal dönüşümüdür ve unutmayınız ki evrende her şey enerji ve titreşimdir.”

Bunun aynısını Kuantum fizikle ilgili bir toplantıda duymuştum. “Evrendeki her şey titreşimdir” denmişti. “Kuantum neree, Kukai neree?” diyecek olsam da, öz olarak ikisi de titreşimden ibaret olduğumuzu vurguluyor gibi geldi bana ya neyse. Ayrıca dünyanın en zor işinin ruhsal dönüşüm olduğu da kabulümdür. Belki de  asıl darbe ya da devrim, içte bir yerlerde gerçekleşmektedir ve belki bu nedenledir ki arınma bu kadar önemlidir. Kim bilir? Ben bu şekilde kafamın içinde soruları ardı ardına sıralarken, Güliz’in cümleleri çağırıverdi dalıp gittiğim yerlerden beni. “Önce arınma gelmektedir, arınma olmadan beden ve ruh şifa bulamaz.”

Bu sefer de ister istemez aklıma Sezen’in şarkısı geldi. “Masum değiliz hiç birimiz. Bir çağ yangını bu bütün dünya günahkar” diye mırıldanıverdim birden. Birbirimize baktık, derin bir nefes alıp üstüne de kendi elceğizlerimle yaptığım vişne liköründen bir yudum alarak, arınmanın ne zor olduğu üzerine konuşmaya başladık. Ancak Güliz inatla bunun imkansız olmadığını vurguluyordu. Onun bu inatla ama inançlı tavrına, biraz da kızarak bir daha sordum: “Eeee, nasıl olacakmış bu arınma?” Ardından devam ediyor, “Arınmayla ilgili herkesin kendi yolu vardır. Ya da mutlaka karşısına bir yol yöntem çıkacaktır. Benim yolum Kukai’den geçti. Görüyorsun ki bu sesler üzerine yapılan 21 günlük bir çalışma. Her şey bir enerji. Doğal olarak sesler de. İşte bu enerji tabanlı ses frekanslarının, bu süreç boyunca çalışılması ile beraber bir arınma yaşanıyor ve  arınmış olan, o alanlar daha yüksek bir titreşime geçiyor. Böylece dünyayla olan iletişimlerimizde o fizik bedenlerimizi koruyan manyetik alanımızı nasıl güçlü tutacağımızı öğreniyoruz.”

Bir yandan gözlerimi kocaman açıp Güliz’e bakarken, diğer yandan da söyleneni anlamaya çalışıyordum. Bence bu çalışma, radyoda doğru ve net frekansı yakalayabilmek için arama yapmaya benziyor. Bozuk ve cızırtılı seslerin arasından net dalgaya ulaşabilmek gibi yani.

O sırada Güliz, devam ediyordu; “Tabii Kuaki olmuş bir kişi, olaylara, durumlara ve dünyaya karşı sürekli bu şifa çalışmalarını yaparak frekansını yüksek tutmalıdır. Çünkü enerjisi düşebilir, yani Kukai bir nevi bir yaşam biçimi olmalıdır. Evrensel şifa enerjisini alınca kişi bunu hem kendine uygulamalı hem de  bunu dışına  yansıtabilmelidir. Ayrıca unutmamız gereken çok önemli bir noktada, herkeste, her şeyin var olduğudur. Kimse kimseden üstün değildir. Yani herkes aslında doğal şifacıdır da, bunun farkında değildir. Bunun bilincine varabilmek ve vardığımızda ne kadar güçlü olduğumuzu anlayabilmek. Üstelik de hayatın ve dünyanın tam ortasında. Yani sözün özü Seldağcığım, Kukai ve tüm enerji sistemleri şuna yarıyor. Dünyasal bir takım olguların yaratmış olduğu, hem fizik bedenimize, hem de zihnimize yansıyan bir takım negatif enerjilerin, tortularını çözmeye yardımcı oluyor. Arınmayı sağlıyor ve farkındalığı yükseltiyor. Saf halimizi koruyarak, daha yüksek bir frekansa dönüşmemize yardım ediyor. Fakat her şeyden önce ve en önemlisi” dedi ve derken de gözlerini yine kocaman açtı: “Kişinin kulakları, bu bilgileri duymaya hazır olduğunda Kukai’ye çekilir ki, bu içsel bir çekilimdir!”

Bu sohbetin en sevindiğim yanı da bu oldu. Güliz, en doğru yol benim gittiğim yoldur demeyenlerdendi. Ben de bu nedenle Kukai’yi anlamak ve anlatmak istedim. Tam bu noktada bir yerlerde okuduğum bir hikaye geldi aklıma. Aranızda bunu bilenler olabilir, yanlışım varsa düzeltin lütfen. Hikayemiz Hz. Musa’yı anlatır.

Hz. Musa, bir gün yürürken bir adam görür. Adam Allah’a seslenmektedir. Ancak kavga ederek: “Adaletin bu mu? Neden bana şunu yaptın? Niye buna izin verdin?” gibisinden söylenmektedir. Bunu duyan Hz. Musa, hemen adama yaklaşır “Bu nasıl duadır? Nasıl olur da Allah’ın yaptıklarına itimat etmezsin?” diye çıkışır. Adam korkarak ve biraz da utanarak uzaklaşır. Hz. Musa da yoluna  devam eder. Tam o sırada Allah, peygambere seslenir: “Ya Musa, sen ne yaptın öyle? Neden onun benimle konuşmasına müdahale edip, şekil vermeye çalışıyorsun? Anlamaz mısın? Ne dediği, nasıl dediği değil, benimle konuştuğudur asıl olan!” deyince, Hz. Musa yaptığı hatayı anlar ve koşarak adamın yanına gider. Ondan özür dileyerek, Allah’a istedi şekilde dua edebileceğini söyler.

Yani demem o ki hayatı nasıl tanımlarsanız tanımlayın, ister inançlı olun, ister inanmayın, mutlaka ama mutlaka, sizi güzele götürecek ve gülümsetecek bir yol vardır. Günü gelince karşınıza çıkacaktır. Bu bazılarımız için resim yapmak olabilir, bazılarımız için şarkı söylemek, kimileri için Tibet rahiplerinin arasına katılmak, ya da Mevleviler misali dönmek olabilir, hiç fark etmez.

Hatta  şimdiye kadar duymadığınız Kukai bile olabilir.

Ve işte ben de eğer yolunuz Kukai’den geçerse diye adresi buraya bırakıyorum.

ePosta: Güliz Okan b.ruzgar.glz@gmail.com

Facebook: Guliz Okan KUKAİ eğitimleri & JAPON SHINGON EKOLÜ

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*