İSTANBUL’A SİHİRLİ DOKUNUŞ – YÜRÜYEREK İSTANBUL

Esmeri Alev Ekebaş / DieGazete.de / Datça

Melih Uslu ile 15. Uluslararası Marmaris Kadın ve Sanat Festivali’nde tanıştık. Datça’dan Marmaris’e bu festival için gitmiştim. KaliMerhaba Derneği’nin düzenlediği festivalde KaliMerhaba Derneği Başkanı Selma Sonat ve Umur Özlüer’den “Engel Tanımayan Objektif” ödülünü almıştım. Melih Uslu’nun imza günü vardı. Sıcak bir sohbet sonrası “Yürüyerek İstanbul” kitabını bana imzaladı. Bu kitap, İstanbul’a sihirli bir dokunuştu. Deneyimli gezi yazarı Melih Uslu ile kitabı üzerine, kitabın cümleleri ve rotalarını takip ederek söyleştik. İstanbul için 34 Rota, 340 öneri.

Esmeri Alev Ekebaş: Melih Uslu Almanya’nın Osnabrück şehrinden, İstanbul’a uzanan yaşam öykünüzden bahseder misiniz?

Melih Uslu: Yıllar önceydi. Anne ve babamın içini, üstünü ve bagajını tıkış tıkış eşya ile doldurduğu bir otomobilin arka koltuğunda, Kuzeybatı Almanya’dan İstanbul’a, 2 bin 500 kilometrelik bir yolculuğun zorunlu yolcusuydum. Henüz Berlin Duvarı yıkılmamıştı. Kimi zaman çeşitli aksiliklerle bir haftayı bulan yolculuk boyunca Avusturya, Yugoslavya ve Bulgaristan’ın içinden geçerdik. Almanya’nın steril şehirleri, tozsuz bir yeşilliğin arasından gülümseyen Doğu Avrupa kasabaları, Demir Perde ülkelerinin asık yüzlü kentleri ve renkli Balkan köyleri otomobilimizin buğulu camlarından akıp giderdi. Birbirinden ilginç insan manzaralarına yelken açan bu yolculuklar, dönemin iki kutuplu dünyasını belgesel tadında sunardı çocuk belleğime. Galiba, içimdeki yol tutkusu, o yıllarda filizlend. O günden bu yana 50’ye yakın ülkenin yanı sıra, Türkiye’yi birkaç kez baştan başa gezme şansım oldu. Gezmeye de devam edeceğim. Çünkü gezmek beni çok mutlu ediyor.

Esmeri Alev Ekebaş: Yayınlanmış kitaplarınızdan bahseder misiniz? Koronavirüs salgını sürecinin yeni seyahatlerinize etkileri neler oldu ve bu dönemde yeni kitaplar, projeler gündemde mi?

Melih Uslu: Yayınlanmış dört kitabım var. İlk kitabım “Nereye Gitmeli?” 2006 yılında yayımlandı. İkinci kitabım “50 Ünlüyle 50 Rota” (2016), Prof. İlber Ortaylı’dan gazeteci Coşkun Aral’a, yazar Ahmet Ümit’ten Ece Temelkuran’a pek çok önemli isim ile şehirler üzerine yaptığım söyleşilerden oluşuyordu. 2018’de “Yürüyerek İstanbul” adlı kitabım basıldı ve kamuoyunda yoğun ilgi gördü, görmeye de devam ediyor. 10 yıllık yoğun bir emek sonucu ortaya çıkan bu kitap, henüz üçüncü ayını doldurmadan ikinci baskı yaptı ve şu an üçüncü baskıya hazırlanıyor. Ulusal basında 80’den fazla yere haber oldu. Birçok önemli gazeteye “Yürüyerek İstanbul” üzerine tam sayfa röportajlar verdim. Ayrıca radyo ve radyo programlarına canlı yayın konuğu oldum. Son kitabım “Ege’yi Gör ve Yaşa” ise 2019 yılında piyasaya çıktı. Bir yılda yazdığım bu kitap, özellikle Ege Bölgesi’nde belirgin bir ilgi gördü. Köyceğiz’den Kuşadası’na dek uzanan birçok sahil şehrinde 15 kadar söyleşi ve imza gününe katıldım. Gezmek, öğrenmek ve yazmak benim yaşam biçimim. Pandemi nedeniyle uygulanan izolasyon sürecine gelince. Bu dönemi verimli geçirmeye çalıştım. Elbette seyahate çıkamamak can sıkıcıydı. Ancak nicedir yapamadığım işleri toparlamak için de bir fırsat oldu. Yazmak için güçlü bir motivasyona sahibim. Şu an baskı sürecinde olan “Arabayla Anadolu” adında bir kitabım var. İzolasyon sürecinde uzun zamandır üzerinde çalıştığım İngilizce Türkiye kitabımı tamamlama şansı buldum. “Türkiye’nin Büyüleyici Hazineleri” adında, bir tür ülkemizin seyahat anlamında en iyilerini anlatan bir kitap bu. Bu kitabı 2021 yılında yayınlamayı hedefliyorum.

Esmeri Alev Ekebaş: 50’ye yakın ülkeyi ve Türkiye’yi baştan başa birkaç kez gezdiniz. Gezmeye de devam ediyorsunuz. Sizi en çok etkileyen üç ülke ve üç şehir neresidir?

Melih Uslu: Aslında gezmeye “en”ler ve istatistikler üzerinden bakmıyorum. Benim için nicelikten çok nitelik daha önemli. Flanör düşüncenin güzel bir mottosu vardır: “Yolculukların en keyifli tarafı varmak değil, yolda olma halidir” şeklinde. Seyahat etmeye biraz buradan bakıyorum. Bu nedenle gittiğim hemen her şehirden yeni şeyler öğrenerek, unutulmaz deneyimler elde ederek ayrılabiliyorum. Yine de yüksek enerjisiyle bana çok iyi geldiğini hissettiğim şehirler var tabii ki. Lizbon, Buenos Aires ve Berlin’i çok severim. Ülke olarak Yunanistan, İran ve İspanya’ya bayılıyorum.

Esmeri Alev Ekebaş: “Yürüyerek İstanbul” kitabını samimi bir gayret sarf ederek, İstanbul’un ruhuna inerek, 34 rotayı tek tek yürüyerek, 10 yıllık hummalı bir çalışma sonucu hazırladınız. Bu uzun serüveni anlatır mısınız? Kitapta hangi ünlülerin yazıları, görüşleri ve katkılarına yer verdiniz?

Melih Uslu: 2000’lerin ilk yıllarıydı. O dönemde Türkiye’nin en büyük dergi grubu olan 1 Numara Hearst Yayıncılık bünyesindeki Gezi Travel dergisinde çalışan genç bir muhabirdim. Filiz’le Boğaz’ın eski köylerinden birinde ruhu olan bir ev kiralamayı düşlüyorduk. Bu hayalimiz gerçek oldu. Kanlıca sahilinde yüz küsur yıllık, cumbalı, ahşap bir ev kiraladık. Hemen yaşadığımız şehri adım adım keşfetmeye ve anı biriktirmeye başladık. Dört mevsim geziyor, terk edilmiş eski İstanbul evlerini inceliyor, İstanbul’un kırlarında, korularında bol bol fotoğraf çekiyorduk. Reşad Ekrem Koçu’dan Ahmet Haşim’e, Piyer Loti’den Murat Belge’ye İstanbul üzerine ne yazıldıysa okuyorduk. Zamanla fark ettim ki arşivimde inanılmaz bir birikim oluşmuş. Bu malzemeyi bir kitaba dönüştürme fikri o dönemlerde oluştu. Eğer bir gün İstanbul’da yaşamaktan vazgeçersem ardımda o şehre dair bir kitap bırakma düşüncesi beni her zaman motive etti. Doğrusunu söylemek gerekirse “Yürüyerek İstanbul” kolay bir kitap olmadı. Kitapta yer alan ve her biri iki ile dört saat arasında tamamlanabilen 34 rotayı Filiz’le defalarca yürüdük. Sayısız anekdot topladık. Konunun uzmanlarından görüşlerle yazdıklarımı zenginleştirmeye çalıştım. Kitapta Gündüz Vassaf, Mario Levi, Küçük İskender, Murathan Mungan, Orhan Pamuk ve Selim İleri’nin de aralarında bulunduğu onlarca renkli isimden çarpıcı görüşler ve katkılar mevcut.

Esmeri Alev Ekebaş: “Allah mülkünü gezdirsin” sözü sizin için ne ifade ediyor? Mutlu bir seyahat deneyimi yaşamanın koşulları nelerdir? Seyahatler gündelik yaşamın boğucu rutininden kurtulmanın en güzel yolu mu?

Melih Uslu: Geçmiş kuşakların yaşam deneyimleri kuşkusuz bize yol haritaları sunarlar. Bakın atalarımız “Zengin ol!” “Uzun yaşa!” ve benzeri şeyler dememiş. “Mülkün gezsin!” demişler. Bence bu önemli bir detay. Bu nedenle bu sözü her duyduğumda söyleyen kişiye kalpten bir teşekkür ederim. Salgın nedeniyle uygulanan seyahat kısıtlamaları, sanırım özgürce gezebilmenin ne kadar değerli bir şey olduğunu herkese gösterdi. Gezmek, insanın kendisini özgür hissedebilmesinin en kestirme yollarından biri. Öte yandan seyahatler, gündelik yaşamın boğucu koşullarından sıyrılmanın da eğlenceli bir yolu. Yollara düşmenin belki de en güzel yanlarından biri, insanın kendini yenilemeye olanak sağlaması. Yolculuk boyunca gördüğünüz her obje, tanıdığınız her insan ve yaşadığınız her bir deneyim, hayatınızı güzelleştiren yap-bozun birer parçası olur. Gülümseyerek döndüğünüz her seyahat, hayata daha mutlu gözlerle bakmanızı sağlar.

Esmeri Alev Ekebaş: Ünlülerin ve yerel yüzlerin görüşleriyle İstanbul 34 rota 340 öneri ile “Yürüyerek İstanbul” kitabınızda bizleri büyülü bir şehirde gezdiriyorsunuz. Bu rotalardan bahseder misiniz? Sizi en çok etkileyen hangi rotalar oldu?

Melih Uslu: İstanbul kesinlikle büyülü bir şehir. Bu şehir, kendisi hakkında yazmaya karar veren birisine cömertçe malzeme sunmaktan geri durmuyor. İstanbul’u yazan birisi olarak bu anlamda şanslıydım. Ancak bu durum belli zorlukları da beraberinde getiriyor. Topladığınız sınırsız bilgiyi doğru seçmek durumunda kalıyorsunuz. Bu durumun bilinciyle şehrin ruhuna indiğini düşündüğüm 34 rota belirledim. Ortaya yaklaşık 400 sayfadan oluşan hacimli bir kitap çıktı. “Yürüyerek İstanbul”, tarihi yarımadadan Taksim’e, Haliç’ten Surlara uzanan geniş bir alanda şehrin karakterini hissettiren yürüyüş güzergâhlarını buluşturuyor. Kitapta birbirinden farklı rotalar var. Doğrusunu söylemek gerekirse beni bu rotaların her biri fazlasıyla etkiliyor. Zorlanarak yanıt vermem gerekirse Boğaziçi’nin Anadolu yakasının sahil yerleşimlerini içeren ve Prens Adaları’nın edebiyat kokan kuytuluklarının anlatıldığı rotalar, favorilerim arasında yer alıyor.

Esmeri Alev Ekebaş: Tarihi yarımadanın kalbi neresidir?

Melih Uslu: Elbette Sultanahmet. Bu nadide semt, asırlar boyu payitahtın göz bebeği olmuş. Osmanlı öncesinde, Bizans döneminde ise Ayasofyası, Milyon Sütunu, Hipodromu ile dünyanın merkezi kabul edilmiş. Sahi Sultanahmet’in sofistike mekânlarından Roman orkestrasının şenlendirdiği Ahırkapı sokaklarına, tarihi yarımadanın güney sahillerini keşfedebileceğiniz birkaç saatlik bir yürüyüşe ne dersiniz?

Esmeri Alev Ekebaş: Eminönü sahilinden başlayan, “Çarşı, çarşı içinde mercan” rotasında, geleneksel alışverişe doğru rengarenk yolculuğu anlatır mısınız? Yolculuk boyunca baktığınız objeler, oturduğunuz mekânlar, tanıştığınız insanlar sizi nasıl etkiliyor?

Melih Uslu: Mısır Çarşısı’nın kapı komşusu Mercan, çarşılar ve hanlar semtidir gerçekten de. Bu bölgede Eminönü sahilinden başlayarak dev bir pazar yerini andıran Mercan’ın camiler, hamamlar, restoranlar ve kafelerle bezeli labirent sokaklarda gezinebilirsiniz. Küçükpazar’a uzanan Hasırcılar Caddesi girişinde püsküllü fesi, sırmalı kırmızı yeleği ve siyah şalvarı ile bir eski zaman şerbetçisinin çıngırağı ile karşılanabilirsiniz. Yağmurluk, av gereçleri, askerî malzemeler, kahve değirmeni, âlemler, çanta, bavul, giyim, nazarlık, tespih ve her türlü tekstil ürünün satıldığı dükkânlar arasında yürürken emin olun başınız dönecek. Kahve molaları ve tanışacağınız renkli insan manzaraları ise cabası.

Esmeri Alev Ekebaş: “Eminönü, İstanbul’un kendisidir.” diyorsunuz. İstanbul’un yüreğine doğru yola çıkarsak; Çiçek Pazarı, tarihi Sirkeci Garı, şair, yazar ve sanatçıların buluşma yeri olan, mimari geleneği ile bizi şaşırtan bu mekanların ruhunu bize aktarabilir misiniz? Yüreğinizi bıraktığınız bir mekân var mı?

Melih Uslu: İstanbul’a gelip Çiçek Pazarı’nı gezmemek bence büyük eksiklik olur. Buradaki bitki ve kuş pazarı, neredeyse İstanbul’un tüm bahçelerine, evlerine seslenebilecek çeşitliliğe sahiptir. Pazarın arka tarafına doğru gittikçe çiçek şenliği başlar. Burada dünyanın dört bir yanından getirilmiş çeşit çeşit ötücü kuş ve akvaryum balığı bulabilirsiniz. Nihayetinde çarşı ve pazarlar, şehre hayat pompalar. Çiçek Pazarı size bu gerçeği tüm çıplaklığıyla gösterir. Sirkeci Garı ise yüreğimi bıraktığım mekânlardandır. Hem eklektik mimarisi hem de kulaktan kulağa dolaşan hikâyeleriyle çok etkileyici bir yapıdır. Orient Ekspres’in son durağı olarak Agatha Christie’yi bile hayran bırakmıştır. Buradan bindiğim banliyö trenleriyle Yedikule’ye, Samatya’ya gitmek, yol boyu ray tıkırtılarını dinlemek, akıp giden İstanbul görüntülerine bakarken sevgiliyi özlemek çok, ama çok güzeldi.

Esmeri Alev Ekebaş: UNESCO Dünya Kültür Mirası olan tarihi yarımada doğasıyla, tarihiyle gerektiği gibi korunuyor mu? Bu bilinç nasıl aşılanır?

Melih Uslu: Maalesef tarihi yarımada gibi “UNESCO Dünya Kültür Mirası” bir hazineyi hak ettiği biçimde koruyamadığımızı görüyoruz. Son yıllarda bu alanda belli ilerlemeler yaşansa da bölgenin belleğini oluşturan mekânların değişmesine, yol olup gitmesine izin vermemeliyiz. Koruma bilincini sağlamak için önce yaşadığımız şehri tanımamız gerekiyor. Bunun yolu da okumaktan ve keşfetmekten geçer. Bu anlamda “Yürüyerek İstanbul” küçük bir farkındalık bile oluşturabilirse çok mutlu olurum.

Esmeri Alev Ekebaş: Bizans’tan Osmanlı’ya sosyal hayatın yeşermesine öncülük eden tarihi yarımadada renkli, dinamik ve çok katmanlı gezi güzergahı Bab-ı Âli, Gülhane Parkı, Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı, Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı, Alman Çeşmesi, Sultanahmet Camii, Dikilitaş, İbrahim Paşa Sarayı, bu rotayı, tarihi dokusunu, şiirlere, yazarlara, sanatçılara ilham olmuş o gizemli güzelliklerini bizimle paylaşabilir misiniz?

Melih Uslu: Bizans’tan Osmanlı’ya sosyal hayatın yeşermesine öncülük eden tarihi yarımada, camileri, sarayları, müzeleri, parkları ve görülmeye değer pek çok yeri ile ziyaretçisine renkli, dinamik ve çok katmanlı bir dünya sunar. “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda, budak budak serham serham ihtiyar bir ceviz…” şeklinde devam eden Nazım Hikmet dizelerini mırıldanarak Gülhane Parkı’na yollanmak çok keyiflidir. Arkeoloji Müzesi’ne adım atıp heykellerle süslü galerileri gezmeye başladığınızda eser çeşitliliği karşısında gözleriniz kamaşır. Ardından Aya İrini Kilisesi ve Topkapı Sarayı’nın zarafetiyle büyülenirsiniz.

Esmeri Alev Ekebaş: İstanbul’un sofistike mahallelerini, nostaljik yüzünü nasıl keşfedebiliriz?

Melih Uslu: İstanbul’un nostaljik yüzüyle tanışmanın en kestirme yolu eski mahallelerde gezinmekten geçer. Bu tür beklentisi olan yürüyüş severlere Soğukçeşme Sokağı’nı önerebilirim. Ayasofya’nın kuzeyi ile Topkapı Sarayı’nın dış duvarları arasında kalan bu sokak, insana yaşama sevinci aşılayan, âdeta yenileyen, cennetten bir mekân gibidir. Sivil Osmanlı mimarisini yansıtan restore edilmiş bir dizi cumbalı, iki katlı evin, bitişik nizam sıralandığı sokakta neler mi var? Restore edilerek pansiyona dönüştürülen evler, evlerin altındaki dehlizlerde bulunan Bizans sarnıçları, eski cumhurbaşkanlarından Fahri Korutürk’ün çocukluğunun geçtiği ev. Dahası, Osmanlı sokaklarının sevimli ve insancıl havasını hissedebilmek için ideal bir atmosfer.

Esmeri Alev Ekebaş: Eski İstanbul’un kozmopolit yapısına nüfuz edip görkemli eserler eşliğinde Çemberlitaş’tan Beyazıt’a yürürken nereleri göreceğiz?

Melih Uslu: Bu rota, İstanbul’un derinlikli tarihine inmek isteyenler için zengin bir madeni anımsatır. Divanyolu üzerindeki İkinci Mahmut Türbesi ile başlayan güzergahta, tramvay yolunu solunuza alıp yürüdüğünüzde karşınıza Basın Müzesi çıkar. Beyazıt yönüne devam ettiğinizde Çemberlitaş’a ulaşırsınız. Biraz ilerideki Çorlulu Ali Paşa Medresesi, derin muhabbetlerin, dumanlı masaların adresidir. İkinci el kitaba meraklıysanız, Sahaflar Çarşısı’nda saatler geçirebilirsiniz. Birkaç yüz metre ilerideki Beyazıt Meydanı’nda; eski para, pul, gümüş takı, lastik bot, ikinci el elektronik cihazlar ve deri işleri gibi gerekli gereksiz her şeyi bulmanız mümkündür. Sahi, Bizans döneminde “Boğa Arenası” olarak bilinen Beyazıt Meydanı’nın suçluları yakmak için kullanıldığını biliyor muydunuz?

Esmeri Alev Ekebaş: Bizans döneminin ve Osmanlı’da imparatorluğun en görkemli ilk üç eserini sayabilir misiniz?

Melih Uslu: Kesintisiz 2 bin 500 yıl boyunca şehir kimliği taşımış, iki imparatorluğa başkentlik yapmış kadim şehir İstanbul, Bizans ve Osmanlı eserleri bakımından gerçek bir açık hava müzesini andırır. Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı ve Süleymaniye Camii, şehrin görkemli eserleri arasında ilk sıralarda yer alır.

Esmeri Alev Ekebaş: Osmanlı’nın derin izleri ile Süleymaniye’den Vefa Bozacısı’na nostaljik bir İstanbul turu dersek? Bu rotalarda ilginç diyaloglar yaşadınız mı? Aklınızda kalan anekdotlar var mı?

Melih Uslu: Adeta bir Osmanlı İmparatorluğu müzesi konumundaki Süleymaniye’den bozası ve lisesiyle anılan Vefa’ya, çağdaş tiyatro sanatının merkezi Direklerarası’ndan cami, medrese, kütüphane ve kahvehanelerin sıralandığı Şehzadebaşı’na uzanan rota, İstanbul gezilerinin olmazsa olmazlarındandır. Defalarca yürüdüğüm bu rotada çok özel insanlarla tanışma şansım oldu. Bunlardan biri de Müjdat Gezen. Usta sahne sanatçısı, “Bir gün lambamdan cin çıksa ve bana dile benden ne dilersin diye sorsa” “Çocukluğumun Vefa’sına gitmek isterim.” demişti. Yine 68 kuşağından Alman bir antikacı ile tanışmıştım. 1970’li yıllarda Hindistan’a gitmek üzere Kuzey Avrupa’dan yola çıkmış, parası bitince Sultanahmet’te kalakalmış. Sonra şehri sevip İstanbul’da yaşamaya karar verince antika işine girdiğini anlatmıştı. İnsan hikâyelerine kulak verdiğinizde, gezdiğiniz yerleri sevmeye başladığınızı görebilirsiniz.

Esmeri Alev Ekebaş: Otantik ve rengarenk Kapalıçarşı, beni hep büyüler, biraz anlatır mısınız? Oradaki insan yoğunluğu, cıvıltısı, hareketlilik bir başkadır. Kapalıçarşı’yı bir gezen ömür boyu unutamaz diyebilir miyiz?

Melih Uslu: “Binbir Gece Masalları”nın mekânı Kapalıçarşı, sadece ipek halıların, kehribar tespihlerin ve altın parıltısının çarşısı değil. Sanatın, kültürün ve ticaret geleneğinin soluk aldığı başlı başına bir dünya. Asırlardır Doğu’nun en görkemli çarşısı. İstanbul’un tarih boyunca en önemli simgelerinden biri olan Kapalıçarşı, Nuruosmaniye ile Beyazıt arasında bir alanı kaplıyor. Toplam 37 dönümlük bir alana yayılan çarşıda toplam 64 sokak ve cadde bulunuyor. 3 binden fazla işyerinin bulunduğu çarşı, yaklaşık 250 yıllık bir zaman diliminde oluşmuş. Çarşının kubbeli binalar ve kiremitle örtülü tonozlu caddeleri bir bütünlüğü yansıtıyor. Çarşı, ilk olarak 1450’li yıllarda Fatih Sultan Mehmet’in camiye çevirdiği Ayasofya’ya gelir sağlamak amacıyla iki taş bina ile kurulmuş. Bu binaları çevreleyen açık pazarların üstleri zaman içinde çatılarla örtülerek bir yollar ve galeriler çeşitliliği meydana gelmiş. 19. yüzyıldan itibaren bugünkü görünümüne kavuşan çarşıyı sayısız ünlü isim ziyaret etmiş. Barack Obama, Kral Faysal, Sophia Loren, Kurt Russell, Peter Ustinov, Glenn Ford bu isimlerden sadece bazıları.

Esmeri Alev Ekebaş: Samatya’dan Yedikule’ye keyifli bir yürüyüş yaparken geçmişten hangi sesler ve görüntüler size eşlik ediyordu? “Ben Yedikule’de ruhumu esir bıraktım” diye bir şiir vardır. Yedikule sizin ruhunuzu nasıl etkiledi?

Melih Uslu: İkinci Bahar dizisiyle gündeme gelen Samatya Meydanı’ndan kâgir Levanten evleri, bir zamanlar neşeli Rum kadınların kahkahalarının çınladığı meşhur meyhaneleri, bin beş yüz yıllık Studios Manastırı, Genç Osman’ın boğdurulduğu zindanlarıyla Yedikule’ye, surların gölgesinde, Marmara sahili boyunca keyifli bir yürüyüş yapabilirsiniz. Selim İleri’nin “Yedikule’de her zaman eski İstanbul’dan yaldızı hala parlayan ışıltılar vardır” sözünden feyz alarak Studios Manastırı’ndan Yedikule Hisarı’na uzanan dar ve ızgara planlı sokaklarda yürüyüşünüze devam edebilirsiniz. Evliya Çelebi, Yedikule’yi “Güzel evler, bahçeler, bostanlar ve yeşil alanlarla çevrili rağbet gören bir mesire yeri” olarak tarif eder. Burada sözü edilen tarihi dokuya, Yedikule Hisarı’nın güneydoğu cephesine yaslanmış, yüzyılın başından kalma köhne ahşap konutların çevrelediği Bucak Sokak gibi tarihi sokaklarda rastlanabiliyor.

Esmeri Alev Ekebaş: İstanbul’un ilk merkezi neresidir?

Melih Uslu: İstanbul’un Asya Yakası’nın kalbi konumundaki Kadıköy, Hristiyanlığın Avrupa ve Rusya’ya yayılmasına öncülük eden çok eski bir yerleşim yeridir. Öyle ki, kuruluş tarihi İstanbul’dan bile eski. Bu özel alanı, uzun yıllardır Kadıköy’de yaşayan Dünya Yazarlar Birliği (PEN International) üyesi Mario Levi ile birlikte gezmiştik. Kadıköy’ü, İstanbul’un Asya Yakası’nın Galata’sına benzeten yazar, Çarlık Rusya’sının dağılmasından sonra İstanbul’a gelen Rusların şehrin kültürel hayatına çok önemli bir zenginlik kazandırdığına işaret ediyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın korkunç şartlarına rağmen İstanbul’da bale okulları kuran, tiyatroları ve eğlence hayatını sırtlayan Rus göçmenlere saygıyla bakıldığını anlatıyor. Gezmek gerek.

Esmeri Alev Ekebaş: Haliç “Altın Boynuz” ismini neden almıştır?

Melih Uslu: Haliç, benim İstanbul’da en sevdiğim yerlerden biri. Ziyaretçisine hemen her adımda yepyeni deneyimler sunan bu zengin bölgeyi “Yürüyerek İstanbul” adlı kitabımda detaylı biçimde anlattım. Altın Boynuz isminin nereden geldiği de kitabın sayfalarında ilginç bilgilerle yer alıyor. Tılsımı bozmayalım, okumak isteyenlere sürpriz olarak kalsın derim.

Esmeri Alev Ekebaş: Bir zamanlar yüksek rütbeli denizcilerin köşklerinin bulunduğu, Seferadların ve Rumların yaşadığı Balat ile kapı komşusu Ayvansaray, Galata’nın kozmopolit kültürünü ve sanatsal atmosferini devralabildi mi?

Melih Uslu: Belki bazılarına iddialı gelecek ama bence Balat ve yakın çevresinde böyle bir potansiyel mevcut. Uzun bir suskunluk döneminden sonra bölgenin sosyal hayatı yeniden canlanıyor. 19. yüzyıl Osmanlı İstanbul’unda yaşanan muazzam kültürel çeşitliliğin izlerini taşıyan bu semtler, heyecan verici mekânlarıyla dikkat çekiyor. Müzik filozofu Dimitri Kantemir Müzesi, Balat Kadın Eserleri Kütüphanesi, Balat Sanat Evi, Agora 1890 Meyhanesi ve yenilenen Tekfur Sarayı ve Anemas Zindanı bunlardan sadece birkaçı.

Esmeri Alev Ekebaş: Piyer Loti’de muhteşem bir manzaraya karşı çayınızı, kahvenizi yudumlarken neler hissettiniz?

Melih Uslu: Eyüp Mezarlığı’nın yer aldığı tepeye çıktığınızda, “Artık biraz mola zamanı” diyerek çok keyifli eski bir İstanbul kahvesine oturabilirsiniz. Adını Fransız denizci ve yazar Piyer Loti’den alan bu bahçeli mekân, ağaçlar altındaki masaları ve geniş Haliç manzarasıyla haklı bir üne sahip. Nostaljik mobilyalarla dekore edilen iç mekânda, hafif bir kahve ve ahşap kokusu hissediliyor. Otantik atmosferiyle turistik, fakat bir yandan da çok huzurlu bir mekân burası. Türkiye’ye ilk gelişinde evli bir Osmanlı kadınına âşık olup Eyüp semtine yerleşen Fransız romancı, İstanbul’da yaşadığı yıllarda sık sık bu kahveye gelir, nargile içer, saatlerce otururmuş. O yıllarda yazdığı otobiyografik romanı “Aziyade”yi okursanız, kahvenin ve ortamın ruhuna çok daha derinden nüfuz edebilirsiniz.

Esmeri Alev Ekebaş: Kasımpaşa kıyılarında neler yapabiliriz?

Melih Uslu: Kasımpaşa kıyılarından başlayarak Haliç’in en güzel yerine uzanabilirsiniz. Zarif Osmanlı köşkleri, yanından öylece geçip gittiğimiz tarihi binalar, görkemli anıtlar ve daha neler neler… Şişhane’nin hareketli kültür gündemine adım atmadan önce Kasımpaşa kıyılarında yapılabilecek çok şey var. Örneğin Aynalıkavak Kasrı’nı ziyaret edebilir, eski Bahriye Mektebi’ni görebilir, büyük Osmanlı Amirali Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın zarif heykeline göz atabilirsiniz. Adını kurucusu Kasım Paşa’dan alan bu semt, İstanbul’un fethinde oynadığı önemli rol nedeniyle Osmanlılar tarafından tarih boyunca önemsenmiş. Evliya Çelebi’nin yazdıklarına bakılırsa burası fetihten önce Ayalonga adında bir manastır bölgesiymiş. Zaman içinde nüfus arttıkça bölge gelişip serpilmiş. Dördüncü Murat döneminde nüfusu 10 bini aşmış. Türk, Rum ve Ermeni mahalleleri iç içe yaşarmış.

Esmeri Alev Ekebaş: Galatasaray bölgesi niye cazibe merkezi?

Melih Uslu: Son yıllarda âdeta yeniden doğan Galatasaray bölgesi, Fransız tarzı kafeleri, bohem meyhaneleri, ruhani kiliseleri, modern sanat galerileri ve renkli tiyatrolarıyla canlı bir yaşam merkezi. Bu renkli mahallenin en sürprizli köşelerini oluşturan pasajlar ise alışverişten yemeğe sayısız seçenek sunuyor. Galatasaray Lisesi’nin yükseldiği küçük meydanın bir ucu, meşhur Balıkpazarı’na açılıyor. Dizi dizi restoranların sıralandığı sokağın 50 metre kadar ilerisinde, solda bulunan Avrupa Pasajı, İstiklal Caddesi’ni gezen turistlerin uğramadan geçemediği yerlerden.

Esmeri Alev Ekebaş: Kediler ve Sanatçı Ruhlar Cumhuriyetini nerede bulabiliriz?

Melih Uslu: Kesinlikle Cihangir’de. Antikacıların, kostümcülerin ve sanat galerilerinin sıralandığı Çukurcuma’nın renkli dünyasından, uzun kahvaltıların yapıldığı ehlikeyif kafeleri, meze ve şarap çeşitlerinin bir arada sunulduğu çok katlı şarküterileri, tarihi pastanesi, Orhan Kemal Müzesi ve sinema butiği ile ünlü Cihangir’e doğru bir yürüyüş yapmanızı öneririm. Galatasaray Lisesi’nin arkasında kalan Cezayir Sokağı (eski adıyla Fransız Sokağı), 24 özgün binasıyla İstanbul’un küçük Paris’i gibidir. Sokağın 1901 yılında Fransız mimarisiyle yapılan sıra sıra dizili, cumbalı evlerini sarmaşıklar ve çiçekler süsler. Kafelerin, butiklerin, şarap evlerinin, çikolatacı ve antikacıların şenlendirdiği sokaktan, gün boyu caz ve piyano tınıları yükselir.

Esmeri Alev Ekebaş: Galata’dan Bankalar Caddesi’ne giderken Cenevizlilerin oluşturduğu mimari mozaik yapısı neden hayranlığınızı kazandı?

Melih Uslu: Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda Voyvoda Caddesi olarak isimlendirdiği yer, günümüzde Bankalar Caddesi olarak tanınıyor. Galata’nın iç surları boyunca uzanan sokak, 1800’lü yılların ikinci yarısından itibaren İstanbul’un, hatta Osmanlı Devleti’nin finans ve iş merkezi hâline gelmiş. Bugün bu keyifli cadde üzerinde bir zamanlar İstanbul’u cazip bir iş merkezi olarak gören yerli ve yabancı yatırımcıların yarattığı eşsiz banka binaları sıralanıyor. Binaların cephelerindeki hayranlık uyandıran kabartmalara, mozaik yapılara ve mimari öğelere dikkat etmenizi salık veririm.

Esmeri Alev Ekebaş: Geçen yüzyılda Rumlara, Levantenlere mekân olan en mutena semt Moda dersek, neler anlatırsınız?

Melih Uslu:  Moda, 20. yüzyılın başlarında bir yanıyla deniz ile yeşilliğin iç içe girdiği sayfiye özelliğini korurken diğer yanıyla da merkeze yakın bir yerleşim birimi hâline gelmiş. 1950 yılındaki büyük yangından önce Kadıköy’den Moda Burnu’na açılan sokaklara, bitişik nizam evler hakimmiş. Mahalleler, birbirine benzeyen cumbalı eski evlerle doluymuş. Semt, 1960’lı yıllardan sonra hızla kentleşmeye başlamış. Günümüzde ise çoğu bahçe içinde üç-dört katlı Batı tipi villalar, farklı ve bireysel üsluplarda binalar ve çok katlı apartmanlar göze çarpıyor. Moda ve Mano Palas gibi bir zamanların meşhur küçük otelleri ile pek çok kâgir ev, artık fotoğraflarda kalmış tatlı birer anıya dönüşmüşse de geçmişe dair izler tümüyle de yok olmuş değil. Moda Burnu’ndaki Frederici Evi ile cadde üzerindeki Sarıca Köşkü ve Ağabey Sokak’taki kimi evler, Moda’yı Moda yapan mimari karakteri günümüze taşıyor. İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar sayıları azalan bu evlerin dışında, Moda’daki en özgün adreslerden biri de Neşe Sokağı. Moda Caddesi’nin hemen başında, sağdaki sokak, eski İstanbul evleri, çevresine ışıltılı bir serinlik veren tarihi ağaçları ile semtin hakiki ruhunu yaşatıyor. Tam da burada Murat Belge’ye hak vermemek mümkün değil. Moda’nın “Neşe”si de olmasa semtin, yanına deniz kondurulmuş bir Osmanbey’den pek farkı kalmayacaktı.

Esmeri Alev Ekebaş: “Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan” diyerek, Kalamış’tan Fenerbahçe’ye doğru birlikte yürüyelim dersek nerelere uğrarız?

Melih Uslu: Şarkılara tatlı bir huzur kaynağı olan Kalamış’tan tarihi MÖ 7. yüzyıla dek uzanan ve yıllar yılı padişah köşklerine, kasırlara, bahçeli konaklara ve parklara ev sahipliği yapan Fenerbahçe’ye keyifli bir deniz kıyısı yürüyüşü yapmadan İstanbul gezileriniz eksik kalır. Bağdat Caddesi ya da kısaca Cadde’den başlayarak Kalamış Marina istikametine doğru bir güzergâhı izleyebilirsiniz. Doğrusu benim bu bölgede en sevdiğim yer, Fenerbahçe Deniz Feneri’dir. Semte adını veren ve günümüzde meyve ağaçları ile bezeli küçük bir bahçe içinde yer alan fenerin tarihi hakkında pek çok rivayet öne sürülse de yörede ilk deniz fenerinin Bizans döneminde yapıldığı ağırlık kazanıyor. Dahası burada Tanrıça Hera’ya adanmış bir tapınak bulunduğu, Fenerbahçe Yarımadası’nın batı burnunun ucundaki kayalıklara halk arasında “Hera ve Ireas” kayalıkları denildiği, Bizans dönemindeki fenerin de bu kayalıklar üzerinde yükseldiği sanılıyor. Tarihi fener, Osmanlı döneminde yaşanan imar faaliyetleri kapsamında 1562 yılında yenilenmiş. Semt, bölgede kurulan köşkler ve bahçeler nedeniyle “Bağçe-i Fener” Fener Bahçesi adını almış.

Esmeri Alev Ekebaş: Bebek’te Boğaz havası almak istersek rotamızı çizer misiniz?

Melih Uslu: Ahşap yalıları, merdivenli dar sokakları ve erguvanlarla kaplı tepeleriyle Boğaziçi’nin eski karakterini günümüze taşıyan Kuruçeşme ve Arnavutköy’den Bebek’e iki saatlik Boğaz turu, insanın ömrüne ömür katar. İstanbul’un eşsiz silüetlerinden biri olan tarihi Ortaköy Camii’ni sağınıza alıp, geniş kaldırımlardan Kuruçeşme’ye doğru ilerlediğinizde manzaralar önünüze serilmeye başlar. İstanbul’daki ilk ruhban okulunun kurulduğu Ayios Dimitrios Kilisesi’ni geride bırakıp Arnavutköy’e ulaşırsınız. Antik Çağ’daki “Estie” adı, Bizans döneminde önemli bir ibadet merkezi olmasından dolayı “Anaplous” olarak değiştirilen Arnavutköy, İstanbul’un en eski yerleşimlerinden biri. Bebek Parkı’na ulaştığınızda sahildeki kahvehanelerden birini seçip, ince belli bardakta, tavşankanı çayınızı yudumlarken oyunbaz martı ve kedileri ya da Boğaz’da öylece salınıp duran renk renk tekneleri izleyebilirsiniz.

Esmeri Alev Ekebaş: Aşiyan yollarında dolu dolu neler yaşayabiliriz?

Melih Uslu: Aşiyan demek, Orhan Veli demek, Tevfik Fikret demek, Atilla İlhan demek. Üniversite yıllarımdan itibaren sıkça yolumu düşürdüğüm Aşiyan’ın dik yokuşlu sokakları buram buram edebiyat kokar. Tevfik Fikret’in müze evi de buradadır. Fikret’in projesini kendi çizdiği bahçe içindeki üç katlı ahşap evde, Edebiyat-ı Cedide Sergisi, Abdülhak Hamit Salonu ve Şair Nigâr Hanım Odası gibi bölümler bulunuyor. Tevfik Fikret’e ayrılan kısımda ise şairin çalışma ve yatak odaları yer alıyor. Şairin vefat ettiği yatak, çalışma masası, koltuğu, tabloları ve yaptığı eskizler sergilenenler arasında. Şehzade Abdülmecit Efendi’nin, Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinden etkilenerek yaptığı, aynı adlı tablo da ilgi çekici objeler arasında.

Esmeri Alev Ekebaş: Yıllar yılı şair Can Yücel’in sahiplendiği, entelektüellerin mekân tuttuğu Kuzguncuk’tan, Üsküdar’a doğru birkaç saatlik yürüyüşte bizi hangi sürprizler bekliyor?

Melih Uslu: Türk şiirinin harika çocuğu Can Yücel, Kuzguncuk’un bugünkü kültür hafızasının oluşmasında önemli bir isim. Semtin 1980’li yıllarda sanatçılar için bir çekim merkezi hâline gelmesi de Can Yücel’in önderliğinde gerçekleşmiş. Bazı sanatçılar, Can Yücel’in rakı sofrasına oturup 12 gün sonra kalktığında Kuzguncuklu olmaya karar vermiş. Semtte oturan ya da bir dönem yaşayan yazar, gazeteci ve sanatçıların listesi hayli kabarık. Su Yücel, Servet Dilber, Sibel Kilimci, Alev ve Bihrat Mavitan, Cansen Ercan, Artin ve Dilek Demirci, Eday Özcan, Sabahattin Tuncer, Yusuf ve Ursula Katipoğlu, Mithat Şen, Ayla Yüce Tuncer, Şeyma Reisoğlu Nalça, Gülsün Orhon, Mine Göker ve Güngör Dilmen bunlardan sadece birkaçı. Sokak aralarındaki atölyelerin pencerelerinden sızan yağlıboya kokusunu duyunca bu sanatçıların çoğunun, resim ve heykel ile uğraştığını anlayacaksınız. Kuzguncuk’tan Üsküdar’a doğru yapılacak bir yürüyüş ise Nazım Hikmet’in “Kuzguncuk” şiiri kadar lezzetli anlar vadeder. Tarihi köşkler, meyhaneler, eczaneler, çınar altı kahvehaneleri, korular ve Osmanlı çeşmeleri arasında saklambaç oynuyor gibi olursunuz.

Esmeri Alev Ekebaş: Tarihe damga vurmuş zarif yalılardan bahsetmeden olmaz. Sizi en çok etkileyen yalıdan bahseder misiniz?

Melih Uslu: Boğaziçi’nin yalı bakımından en zengin bölgelerinden biri, Anadoluhisarı ile Kandilli arasında desek yanlış olmaz. Abûd Efendi Yalısı diye bilinen Altunizade Necip Bey Yalısı, bu özel konutlar arasında en fazla dikkat çekenlerden biri. Fransız Baron de Vandeuvre, 1900’lü yıllara kadar burada oturarak, Boğaziçi’nden ilham alan yabancılar arasına ismini yazdırmış. 1781 yılında Anadolu Kalemi Halifesi Hüseyin Efendi’nin yaptırdığı yalıda, 1890’lı yıllarda Kont Ostrorog ikamet etmiş. İstanbul’un ünlü Glavani Ailesi, İngiliz hekim Manford’un ailesi, İtalyan Casanova Ailesi de bu güzel manzaranın keyfini sürenlerden bazıları. Yalı, 1980’lerde büyük bir onarım görmüş, âdeta yeniden yapılmış. 18 oda, iki sofa ve diğer bölümlerden meydana gelen yalının üç kayıkhanesi bulunuyor. Abûd Efendi Yalısı’nın yanı sıra Kıbrıslı Yalısı, İsmail Paşa Yalısı, Hadi Semi Bey Yalısı, Rıza Bey Yalısı, İlyas Bey Yalısı, Komodor Remzi Bey Yalısı ve Edip Efendi Yalısı da görülmesi gereken diğer yapılar arasında.

Esmeri Alev Ekebaş: Kanlıca’nın dillere destan yoğurdunu tattınız. Kanlıca’yı bize anlatır mısınız?

Melih Uslu: Adını, Bizans kaynaklarında “körfez” anlamına gelen “fiale” kelimesinden alan Kanlıca, Osmanlı döneminde koruları, bağları ve pınarlarıyla “Sultanların Bahçesi” olarak anılmış. 18. ve 19. yüzyıllarda ise akşam güneşinin batışı, özellikle de mehtaplı gecelerinin güzelliği ile kıskandırmış bütün İstanbul’u. O yıllarda Anadolu yakasında oturan yalı eşrafı, saz ve söz ustalarının musiki âlemleri yaptığı ahenk kayıklarına binip Kanlıca’ya, mehtabı izlemeye gidermiş. Kanlıca koyunun yankı oluşturma özelliği de bu müzikli eğlenceleri teşvik edermiş. Bugünkü Kanlıca ise İstanbul’un kalabalık ve gürültülü semtlerine inat, dingin atmosferiyle Boğaz’ın kuytu köşelerinden biri olmayı sürdürüyor. Terbiye edilip arındırılmış Ortaköy Meydanı’nı anımsatan Kanlıca Meydanı semtin en hareketli noktası. Meşhur Kanlıca yoğurdu satan büfeler, balık restoranları, seyyar kitap tezgâhları ve hediyelik eşya dükkânlarının çevrelediği meydanda asırlık çınar ağaçları yükseliyor. Burada Boğaz havası alarak çevrede kısa yürüyüşler yapmanın, denizin kıyısındaki bir banka veya sandalyelerin arasına oturup martılara simit atmanın ve gelip geçen tekneleri izlemenin tadına doyamayacaksınız.

Esmeri Alev Ekebaş: “Vapurdan vapura, Rumelikavağı’ndan, Anadolukavağı’na sakin ve güzel bir gün” geçirmemiz için neler öneriyorsunuz? Boğaz’da vapur keyfini anlatır mısınız?

Melih Uslu: İstanbul’un kuzeyinde, Boğaz çıkışındaki Kavaklar, Ernest Hemingway’in romanlarındaki balıkçı köylerinden farksızdır. Bu iki kavağa gitmenin en güzel yolu ise vapur yolculuklarıdır. Oralara gidiş, genellikle şu şekilde gerçekleşir: Aydınlık bir İstanbul sabahının ilk saatleridir. Eski bir vapurun dış yanında, nazlı bir sonbahar güneşi yüzümüzü ısıtırken, ağır ağır ilerlersiniz. Beyaz gövdeli vapurunuz, Boğaz’ın mavi sularına beyaz izler bırakarak süzülür. Demli, sıcacık bir çay, bol susamlı çıtır simit ve krem peyniriyle nefis bir kahvaltı yaparsınız. Fakat o da ne? Tam karşımızda parlak beyaz tüyleriyle bir öbek deniz kuşu, simitlerimizden bir parça nasiplenebilmek için türlü oyunlara girişir. Mesai saatleri, kalabalık otobüsler, ödenecek faturalar… Hepsi, ama hepsi çok geride kalır ve kendinizi Orhan Veli’nin mısralarını mırıldanırken bulursunuz: “Gün olur, alır başımı giderim, denizden yeni çıkmış ağların kokusunda. Yelkovan kuşlarının peşi sıra…”

Esmeri Alev Ekebaş: Heybeliada, “her gecesi mehtaplı” dediğiniz adada biraz dolaşalım mı?

Melih Uslu: Cumhuriyet öncesinde Rum balıkçıların ve din adamlarının, bakır madenlerinden ötürü “Halki” adını verdikleri ada, Cumhuriyet döneminde Türk nüfusu tarafından “Heybeliada” olarak adlandırılmış. Nedeni ise adaya uzaktan bakıldığında yere bırakılan bir heybeye benzemesi. Vapurdan iner inmez, iskele çıkışının sol tarafında, Deniz Lisesi’nin ana giriş kapısını göreceksiniz. 1776 yılında Sultan Üçüncü Mustafa tarafından Kasımpaşa’da kurulan ve Deniz Harp Okulu’nun temelini teşkil eden askeri okul, Heybeliada’daki bugünkü yerine 1838 yılında nakledilmiş. Sahil boyu sıralanmış kahvehane ve lokantalar, birbirinden zarif köşkler ve kiliseler ile tepede yeşillikler arasına gizlenmiş Ruhban Okulu, adanın görülmeye değer güzellikleri arasında sözü edilmeye değer yerlerindendir. Halki Palace Oteli’nin yamaçlarına düşen Çiçeklidağ Sokağı’nın merdivenli yokuşunu çıkıp, çamlıklar arasından uzayan üst yola yürüdüğünüzde, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın (1864-1944) evi çıkar karşınıza. Ünlü yazarın 1912’de yaptırdığı dört katlı bahçeli ahşap köşk, her yönüyle ince zevki yansıtır. İstanbul’un kalabalığından, sıkıntı verici yaşamından sürekli kaçan Gürpınar, köşküne ve Heybeli’nin yalnızlığına sığınarak yaşamının son 30 yılını bu adada geçirmiş.

Esmeri Alev Ekebaş: Annemin iki sene öğretmenlik yaptığı, mimoza kokulu Büyükada. Ne güzel bir adadır. Büyükada’da nereleri gezmemizi önerirsiniz?

Melih Uslu: Yazarlara ilham veren kuytu köşeleri, gösterişli köşkleri, salaş kır kahveleri, denizin kucağındaki balık lokantaları, şarkılara konu olmuş günbatımları ve mimozalarla bezeli bahçeleriyle Büyükada sizi bekliyor. Bence bu sorunun yanıtını, “Yürüyerek İstanbul” kitabında görüşleri bulunan Şair Can Yücel’in ressam kızı Su Yücel çok güzel veriyor. Bu vesile ile Datçalı komşum sevgili Su’ya da selam ederim. Bakın şöyle diyor Su: “Büyükada’nın daha çok sakin kuytularını seviyorum. Kentten uzaklaşıp nefes alabileceğiniz, rahatsız edilmeden keyifli yürüyüşler yapabileceğiniz pek çok köşe var adada. Bazen, piknik sepetlerimizi alır, adanın içlerine dalıp kendimize uygun bir yer seçeriz. Kırlara serilir, sohbet eder, saatlerce kitap okuruz. Adalılık duygusunu en iyi veren yazar olarak Sait Faik okumayı severim.” 1970’lerin sonuna kadar Viranbağı çevresi üzüm bağlarıyla kaplıydı. Keşişler burada üzüm yetiştirir ve satarlardı. Bu bağlardan geriye bir şey kalmadı. Viranbağı Kır Kahvesi’nde saatlerce oturur denizi izlerim. Büyükada, sarhoş olmak için güzel bir yer. Aya Yorgi Tepesi’ne herkesin gittiği yoldan değil arka taraftaki orman içi patikalardan, kayalardan atlaya zıplaya tırmanmayı severim. Arkadaş grubumuzla adaya geldiğimizde, birer Kızılderili gibi hazırlanır ve oyunlar oynayarak tepeye tırmanırız. Bence, İstanbul’un en güzel manzarası Aya Yorgi’de izlenir. Tüm İstanbul ayaklarınızın altındadır. Küçük bir tekne ile Büyükada’nın koylarını keşfetmek çok eğlencelidir.

Esmeri Alev Ekebaş: Martıların istasyonu Burgazada’ya gidersek rotamızı nasıl çizmeliyiz?

Melih Uslu: Burgazada’ya ayak basar basmaz kendinizi Sait Faik’in öykülerinde hissedeceksiniz. Renk renk sandallar, yalnızlığa sevdalı balıkçılar, ehlikeyif kediler ve ahir zamanın anılarıyla yüklü ahşap köşkler… Bir zamanlar ünlü gazinoların çevrelediği İskele Meydanı’ndaki kahvehanelerde melisa ve adaçayı içmenin tadı doyumsuzdur. Bazı iddialara göre İstanbul’un en lezzetli dondurması da civardaki pastanelerde satılıyor. Adanın merkezi olan meydanın köşesindeki beyaz sütunlu binaya özellikle dikkat edin derim. Çünkü burası, bir zamanların ünlü Antigoni Oteli’nin ta kendisi. Adını, Burgazada’nın eski adı Antigoni’den alan yapının altında bir zamanlar meşhur Rum Gazinosu Yordan bulunuyormuş. Çoktan tarihe karışan bu gazino, Burgazada’nın Burgazada olduğu şaşaalı dönemin en ünlü mekânlarından biriymiş. Emin olun, Burgazada’da gezilecek çok yer var. Sait Faik kitapları bu konuda size iyi bir yol gösterici olacaktır.

Esmeri Alev Ekebaş: Sayın Melih Uslu, kitabınızla 34 rotayı, İstanbul’u baştan başa gezdik. İstanbul’un değişen çehresi ve önerilen başka rotaları tekrar yürüyerek gezmek ister misiniz? Eklemek istedikleriniz var mı?

Melih Uslu: İstanbul sonsuz bir deryadır. Her gezdiğinizde keşfedecek yeni yerler bulursunuz. Bu anlamda İstanbul’u hemen her fırsatta gezmeye devam edeceğim. Son söz olarak şunu söylemek isterim: İstanbul bir dünya şehri. Onun nüfusuna ve mazisine benzer bir başka metropole, Kahire’ye benzeyen bir kadersizliğe düşmemek için şehrimize çok iyi bakmalıyız. İnşaat hunharlığına karşı, Roma’daki arkeoloji otoritesinin kanunlarının benzeri uygulanmalı ve her şeyden evvel “İstanbul’u sevenlerin İstanbul’u” olmalıyız ki onun üstündeki her değişikliği gözleyebilelim ve tedbir alalım.

Fotoğraflar: Melih Uslu ve Münir Bağrıaçık

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*