İÇİMDEKİ HOLLYWOOD

Hikayeler devam ediyor

Seldağ Vardal / DieGAZETE.de

Siz hiç “Ben bunu asla yapmam, bunu böyle giymem, aaa yok canım öyle denir mi hayatta demem, beni oraya hiç bir kuvvet götüremez, hadi sende bu kabul edilir mi kimse bunu bana kabullendiremez” dediniz mi. Büyük ihtimalle demişsinizdir. Vardır herkesin böyle atar, böyle dik yanları ya da eşref saatleri. Eh  konuştuğu gibi yaşayanlara  bravo fakat bazıları söylediğinin ya  tam tersini yapar ya da hayat bir gün tokat atar misali gelip, o söylenenin tam tersini yaptırır. Tüm bunların  davranış bilimlerinde  mutlaka   bir açıklaması  vardır. Bu konuda uzman olmayan ben, buna belki sözünün eri olmak ya da değişime uğramak ya da  olaylara direnmek yerine teslim olmak, hatta geldik gidiyoruz modunda yaşayıp da bir dansöz kıvraklığına sahip olmak, biraz çıkarlar, biraz  ego, biraz da hayatta kalma güdüsü  desem ne olur.

Hiiç sadece  ortaya sonu bir bilmece gibi olan, heyecanlı izlemelere doyamadığımız bir dizi  film çıkar. Üstelik senaryosunu benim yazdığım. Ama zaten hepimiz kendi hayatlarımızın içinde birer senarist ve oyuncu değil miyiz? Kaç Dallas, kaç Jeyar, kaç tatlı cadı, kaç yılların öcüsü çıkar içimizden. Bilemedim. Dedim ya, izlemelere doyamayacağımız heyecanlı bir dizinin içinde gibiyiz diye. Bir deterjan reklamında söylendiği gibi kirlenmek güzeldir deyip gülümseyenler mi? Yoksa bir atasözünde anlatıldığı gibi minareyi çalıp kılıfını uyduranlar mı? Kim hangi dizinin içinde, hangi rolde, kendi bilir ki bu sonu belli olmayan filmin muhtemel sonunda da, her koyun kendi bacağından asılır.

İşte harala gürele patırtı gürültü içinde, oradan oraya bir koşturmacayla geçen hayatlarımıza şöyle bir dönüp bakınca, sanıyorum anlaşılacaktır bu yazdıklarım. Ama tabi yirmili, otuzlu yaşlar için böyle bir sorgulama erken olabilir. Belki de  insan ellisiyle birlikte bunları sormaya başlıyor ya da yaşı kaç olursa olsun kendisiyle konuşmayı başarabilenler bunu yapıyor.

Ben her şeye rağmen  büyük lokma yiyip büyük konuşanı da, hay Allah nasıl da yanlış konuşmuşum diyeni de söylediğini aynen yapanı da şefkatle kucaklıyorum. Tabi en başta kendimi. Çünkü bu yazımda bu noktalarla ilgili olarak kendimi örnek vereceğim sizlere. Şimdi lafı fazla uzatmadan hikayeyi anlatmaya başlıyorum. Hikaye Amerika’ya yaptığım bir aylık bir geziyi anlatıyor. Dünyanın bir ucuna gitmek. Bakın içimde nerelere dokunmuş hep birlikte görelim.

Bana deselerdi bir gün Amerika’ya gezmeye gideceksin, “Aslaaa derdim. Ne işim var benim o kapitalist, o  dünyaya kök söktüren ülkede. Bir de onlara paramı kazandıracağım. Zaten uçak korkum da var. Hayatta oolmaz. Yaaa meğer büyük lokma yemişim de boğazıma düğümlenecekmiş, haberim yokmuş. Neyse ki çok şükür ne siyasetin içinde yer alan biriyim, ne de ünlü biri. Eğer öyle olsaydım  kesin şöyle derlerdi. “Ne olduu Seldağ hanımm sana ne olduuu hani gitmezdin.” Gel de böylesi bir durumda geç mikrofonun başına hiçbir şey yokmuş gibi yaptığına kılıf olan açıklamalarda bulun. Eee buda bir meziyet aslında. Benim çaldığım minarenin kılıfı da, yeğenim Melisa oldu.. Güzeller güzeli genç bir kız. Ben Amerika’yı görmek istiyorum deyince, annesi sen de gel teyzesi yoksa zor olacak benim için deyiverdi. Çünkü birde ufaklığımız vardı. Gözlerimi nasıl kocaman açtığımı tahmin edebilirsiniz. Kapitalizme geçit vermemeliyiz demek nereee, en az 8 saat uçup okyanusu geçmek neree, ben nereee.

O kadar da kucağımda uyutmuştum bu kızı. O kadar da konuşmuştum onunla. Ama hiç bir şey verememişim demek ki diye düşündüm. Tibet’e gitmek yerine Amerika’yı seçiyor. Hemen ikna çalışmalarına başladım. Önce uçak korkumu gerekçe gösterdim. “Hap alır uyur gidersin ne olcek” dedi. Hem bir gün hepimiz ölecek değil miyiz? Üstelik neden  korkularını aşmaya çalışmak yerine, ondan kaçıyorsun ki demez mi bir de. Baktım olmayacak kapitalizmi anlatayım dedim. Hani bu konularda belki hiç bu kadar açık da konuşmamıştık. Beni  sıkılmadan dinledi sağ olsun. Çocukluğunda da böyle yapardı. Özellikle de Türkçe konuşulunca. Anlamak için iki kere daha fazla dikkat kesilirdi. Sonra bir yandan makyajını yaparken, bir yandan yanıtlamaya başladı ve yine her zamanki gibi yavaş ve düşünerek konuşuyordu. Çünkü Almanca düşünüp Türkçe ifade etmek zorundaydı. “Teyzoş anladığım kadarıyla Kapitalismus senin için belki bir düşman. Belki bir yanlış, ya da bir hata, belki bir zaaf. Hatta belki tavan yapmış bir ego.” Nasıl mutlu olmuştum.

“Eveett hepsi birden. Hatta hatta daha fazlasııı” diye bir sevinç çığlığı atıverdim onu seyrederken. “Peki o zaman eğer bu egosu tavan yapmış aç gözlü adamlar, seni beni yönetirken, madem bu kadar başarılı oluyorlar. Hangi noktalardan hareket ettiklerini daha net görmek gerekmez mi? Bunun içinde onları anlamak ve belki biraz da yüzleşmek gerekmez mi? Bence sen yüzleşmekten de kaçıyorsun.” Benim kaşlarım çatılmıştı. Ama Melisa devam ediyordu; “Üstelik ben, senden bir ricada bulunuyorum. O da benimle gezmeye gelmen, benimle ölmen değil ki.

Eveeet kucağımda uyuttuğum Melisa’ya bir şeyler verebildiğimi, ancak verdiklerimin bana döndüğünü anladığım andı o an. Ya da kapitalizmin bizi içerden vurduğuyla yüzleştiğim an. Artık ne derseniz işte. Haklıydı belki. Hayat, bu küçük hanım aracılığıyla beni bir yüzleşmeye davet edercesine gönül kapımı tıklıyordu. Ama ben, yine de, son kozumu oynamaktan geri durmadım. Benim bütçem yetmez böyle bir geziye deyince; “Dert etme teyze, beni kucağında uyutup ninniler söyleyen, bana dünyayı olayları insanları hayatı anlatmaya çalışan ve eminim ölene kadar da sığınabileceğim bir liman olan sana, benim de bir hediyem olsun bu gezi olmamı na.” Sustum.. Onun o rimelli, rastıklı gözlerine baktım ve anladım ki çalan gönül kapımı açmam gerekiyor. Deriin bir iç çekerek ve içimde garip ve adını koyamadığım bulanık bir ruh haliyle açtım kapıyı girdim içeri. Ve kendimi hapları almış Amerika’ya uçuyor buldum.

Ama nafile haplar fayda etmedi.. Herkes uyurken,  benim gözler taş çatlatırcasına açık bir şekilde ayak bastım kapitalizmin hası olan o topraklara. Ve tabi kendimle konuşmalara doyamadan. “Ne oldu sana Seldağ hanıımm ne olduuu? Hiç bir gerekçen kabul görmedi ve sonunda paranın fendiyle tanıştın değil miii?” diye yükselen seslere “Olsun mutlaka bir hayır vardır” şeklinde yanıt veren karşı sesler ve ortada iki tarafı susturmaya çalışan ben. Offf inanın çok yoruldum.. Ve itiraf etmeliyim ki uçaktan inerken öncelikle yere ayak basmanın sonrada dünyanın diğer ucunda şo goca Amerika’da olmanın heyecanı içinde buldum, kendimi.. Sobelenmiştim. İçimdeki küçük kız çocuğu dilini çıkarmış bağırıyordu o sırada. Sobeee…..

Ne beklentim vardı bu ülkeden bilemiyorum. Ancak Amerikalı diye karşımda duranların aslında Asyalı, Afrikalı ve Latin olduklarıyla daha yakından yüzleşince, başımı iki yana sallayarak kaşlarımı çatacakken, Melisa kulağıma fısıldayıverdi; “Bak gördün mü teyze, çok uluslu yaşamak, çok renkli yaşamak deniyor buna ve bizler biraz bedel ödeyerek de olsa dünyalı olma yolundayız. Yani sonunda senin dediğine geleceğiz merak etme.” Kızgın bir bakış fırlattım Melisa’ya. Ey büyük Allahım insanoğlu işte. Biraz bedel diye adlandırdığını Amerikalı diye karşımızda duranlara sorsak acaba ne derler. Sen sabır ver ya rabbim desem de bir konuda haklıydı galiba o da dünyalı olma yolunda ilerlediğimiz.

Amerikan havaalanlarında en çok sevdiğim şey, bavulları almak için çok ayrı bir bölüm yapmış olmalarıydı. Valizlerimizin yanına vardığımızda, birileri bizim gecikeceğimizi anlamış olacak ki, sessiz bir şekilde onları banttan almış, kenara koymuştu. Oracıkta bizi bekliyorlardı. Ama buraya gelene kadar geçtiğimiz kontrol noktalarını hatırlayınca dudaklarımdan hala cık cık cık sesleri çıkıyor. Mültecilik başvurusu yapmaya gidilen kurumlardaki sıralar gibiydi. Kontrol memurlarının tavırları ve çalışma tarzları Almanlarınkine hiç mi, hiç benzemiyordu. Ne garip değil mi? Sadece havaalanlarını gezerek dahi o ülkeye dair bir yargıya varabiliyor insan. Peki ya dünyalı olmayı başarırsak ne olacak. Bu insanın kendine özgü halleri kaybolur da, aynılaşır mıyız ki, fabrika çıkışı mallar gibi. Neyse sonunda bavulları alıp, iç hatlardan Los Angeles’a uçacağımız noktaya geldik.

Ben bir altı saat daha uçacağımı fark edince, kızmak için bir bahanem daha oldu. “Şuna bak dedim. Altı saat uçuşla Avrupa’da kaç tane ülkenin üstünde geçmiş oluyoruz. Biz orda sıkış tıkış yaşarken bunlar koca kıtaya yayılmış pes yani”. Neyse bindik uçağa. Bizden çok yemesini seven sevimli tombik siyahi hostesimizi seyrederek indik Los Angeles’a. Yaklaşık 16 saatlik yolculuktan sonra vardık otelimize. Odalarımıza çıkıp dinlenelim dedik. Ama Saat farkı dedikleri durumu hiç hesaplamamışım. Gecenin bir yarısı uyandım. Oturup sokağı seyrettim. Tek tük de olsa arabalar geçiyordu. Sonra baktım uyuyamıyorum, gökdelenlerin ışığı altında kahvemi yapıp, vay be melekler şehrindeyim diye fısıldadım kendime ve kapitalizmin önemli noktalarından birinde. Hatta üstüne basıyor olmanın şaşkınlığı içinde.

Evet yaa Hollywood burnumun dibindeydi. Dünyaya istenilen ayarı vermeye çalışan ve bunu başaran film sektörünün kalbindeydim. Tabi bu benim düşüncem. Ve ben bu karmaşık ruh halinin içinde sokağı seyrederek kahvemi yudumlarken, melekler şehrinin meleklerinden biri “Bir daha, hiç bir şey için büyük konuşma emi” diye gülümseyerek yamacımda bana eşlik ediyordu. Ben de; “Hadi oradan, sıkıysa insan ol da öyle konuş” demekle yetindim. Sonra birden irkildim. Bu film beni ne kadar çok etkilemiş meğer diye düşündüm. Filmi bizzat çevirmeye kalktığıma göre.

Tabi ki dinlenemeden yaptığımız kahvaltı sırasında Melisa’ya Hollywood’un kapitalistler için ne kadar önemli olduğunu, bu sayede tüm dünyayı aynılaştırdıklarını, beynimiz yıkadıklarını, pek çok şeyi de, çarpıtarak sunduklarını, anlatıp durdum.. Melisa, o kadar heyecanlıydı ki anlattıklarımı umursamıyor görünüyordu. Meğer, o sırada sadece dinleme modundaymış.

O gün Hollywood tepesine ve bulvarına gidecektik. Annesi de  benim verdiğim brifingin farkında bile değildi. Biraz bakındığı Hollywood tarihçesinde ilginç bulduklarını anlatıverdi  bir çırpıda; “Biraz sonra çıkacağımız tepede ki yazı, Lee dağına, 1923 de inşa edilmiş bir tabela kızlar. Dokuz metre eninde ve her harfi 15’şer metre uzunluğunda. Aslında gayrimenkul uzmanlarının bu tepeyi keşfinden sonra, bakın çok para harcamadan böyle güzel bir manzaraya sahip olabilirsiniz diyebilmek için yaptırdıkları bir nevi bir taktik yani ve normalde bir süre sonra kaldırmayı planlamışlar. Ama film endüstrisi patlayınca, yazıda ömürlük oluvermiş. Hatta bakımı zor ve maliyetli olduğu için bir ara harabeye dönmüş ve bunun üzerine  Hollyywood ticaret odası, bu yazıyı Avustralya çeliğinden yaptırarak  melekler şehrinin gözdesi haline getirmiş.

Ama kızlar, aslında bu yazıya dair beni çok etkileyen başka bir hikaye var. 1932 yılında Peg Entwistle, adında bir oyuncunun Hollywood da tutunamayınca, kendini H harfinden atarak intihar etmiş olması. Bu olaydan iki gün sonra, bu oyuncunun adresine bir mektup gitmiş. Bir film şirketinden gelen bu mektubu, dayısı açmış. İntihar eden bu oyuncuya, bir başrol teklif ediliyormuş. Yani iki gün daha bekleseydi, hayatı nasıl değişecekti kim bilir. Ama daha da tuhaf olan şey, oynaması teklif edilen bu filmin sonunda intihar etmesi gerekiyormuş. Yani rol icabı tabi de.” Hepimiz aynı anda şaşkın şaşkın birbirimize bakarak, hayat ne garip deyiverdik. Bir an sustuk. Ama annemiz devam etti anlatmaya.

Gelelim Hollywood ismine. Burası 1903 yılında belediye olmuş. Sonrada Los Angeles’a bağlanmış. 1800lü yılların ortasında yerli Nopal kaktüsü ve farklı bitkilerin tarım yapıldığı bir bölgeymiş. Hollywood’un babası diye bilinen Hobart Jonhson Whitley, eşiyle birlikte buraya balayı tatiline gelir. Bilinmeyen yerleri keşfi çok seven bu adam, gezinirken bir Çinli görür. Hobart, adama ne yaptığını sorunca, o da “haulıng wood” taşıyorum demiş. Yani kutsal ahşap. Sonrası malum. Whitley, buradan pek çok arazi satın almış, otel açmış ve yol yapılmasını sağlamış. Ve sonunda Los Angeles’teki film sektörü de ayağını yavaşça buraya kaydırmış.

Ha bu arada film sektörünün burayı tercih etmesinin sebeplerinden biri de Meksika sınırında olmasıymış. Hani beklenmedik bir durumda kaçabilsinler diye. İntihar olayını içim acıyarak dinlesem de Hollywood’da kaçmak zorunda olduğu zamanları yaşamış olduğunu duymak ne yalan söyleyeyim yüzümü güldürdü. “Hımmm  anlaşıldı  artık bu dünyada  kaçacak yer kalmadığı için şimdi Mars’ı zorluyorlar. Günahkar Hollywood ne olacak” deyince Melisa bastı kahkahayı. İşte böyle, biraz güle, biraz söylene düştük yola. Ama ben kararlıydım. Melisa anlattıklarımı unutmasın diye yol boyunca her şeyi sil baştan anlattım. Hollywood neden var, ne işe yarar diye.

O da ses çıkarmadan bir yandan beni dinliyor bir yandan da fotoğraf ve video çekiyordu.. Yol gerçekten çok temiz, çok düzenliydi ve ağaçlar harikaydı. Melisa, bununla övünürken “Eee o kadar olsun artık” diye laf sokan bir ifade kullanmaktan geri durmadım. Tabi ki binlerce arabada bizimle beraber aynı yollardaydı. Aslında özünde sadece bir tepeydi işte. Manzarası güzel olan her yer kadardı yani. Melisa, bir ara gülümseyerek “Teyze yaaa, her şeyi eleştiren muhalefet gibisin. Boru değil burası Hollywodd sonuçta” deyince annesi de bastı kahkahayı. Muhalefet durumda olan partiler, bunu yapar mıydı bilmiyorum ama ben içim acıyarak sustum.

Neyse tepeden sonra Holyywood bulvarına gittik. Eee burasıda aslında  herhangi bir caddeydi işte. Hiç bir farkı yoktu ki. Kaldırımlara çizilmiş, yıldızların içindeki meşhur Hollywood oyuncularının isimlerinden başka. Bir ara içimdeki kız çocuğu “Yapsak ya bizde istiklal caddesine böyle bişi olma mı” derken yakalayıverdi beni. Kendime güldüm gülmesine ama inatla da devam ettim; “İşte bak dedim Melisa’ya para nasıl kazanılıyor gör. Salt bu kaldırımda yürümek için binlerce insan arasından geçiyoruz ve ne para akıtıyoruz buralara şimdi. Oysa ki Melisa beni dinlemez ve umursamaz bir şekilde etrafın fotoğraflarını çekiyordu.. Derken birde baktık ki, bulvar üstünde bir selfi müzesi var. La havle diyerekten girdik içeri. Doğru mudur bilemem dünyadaki ilk selfinin fotoğrafını da görüntülemiş olduk.

Akşam otele döndüğümüzde, hepimiz çok yorgunduk. Yemek bile yiyecek halimiz kalmamıştı. Saat farkı da yeterince yıpratmıştı. Yattık uyuduk. Toplamında beş gün kaldık ve bedenlerimiz bu saat farkını ancak hazmedebildi ve Los Angeles’de dolaştığımız bu beş gün, tam bir ironiydi benim için. Hollywood stüdyoları, Beverly Hills, Malibu ve Santa Monika  sahil şeridi.. Ne tuhaftır ki bu gezindiğimiz yerlerin hepsini biliyorduk. Nasılda, kafamıza kazınmıştı bu isimler. Heleki Beverly Hills de caddenin ortasına oturmak nasip olunca gülsem mi, ağlasam mı bilemedim. Sen nasıl bir şeysin böyle Hollyywood  diye düşündüm durdum.

Dedim ya şu meşhur melekler şehri filmi beni o kadar etkilemiş ki Santa Monika sahilinde yürürken,  içimden sürekli olarak onlarla konuşur buldum kendimi. Sahil de öyle uzun olunca, siyahlar giyinmiş bu melekleri hayalimde canlandırıp durdum ve durmadan sorular yönelttim onlara; “Neredesiniz, burada mısınız, toplantı yapıyor musunuz hala, yoksa bizleri terk mi ettiniz, yok etmediyseniz bu bir araya gelişlerde ne konuşursunuz? Madem meleksiniz, bize niye yardım etmezsiniz? Görmüyor musunuz birbirimizi yer dururuz? Hani şöyle acık ucundan bi çimdik atsanız belki uyanacağız ammaa olur olur, siz ancak burada bir araya gelin durun. Aman bozmayın geleneğinizi. Anlamadım ki bu güzelim yerlerde toplanıp da boş boş denize bakmanın amacı nedir.” Meleklere fırça bile çekmişim anlayacağınız. Üstelik de tüm bunları sanmayın ki oturup da, bir yerde denizi seyrederek kurguladım. Tam aksi yürürken, etrafı seyrederken, insanlara çarpmamaya dikkat ederken, yemek yerken. Hatta oyun oynarken çevirdim bu filmi. Yani benimle beraber yürüyen, çok hareketli bir kurguydu bu.

Bu günden, doğru o güne bakınca daha da ilginç bir şey fark ettim. Ben tüm bu filmi çevirirken zaman, Aralık ayında patlak veren Pandemi’den iki ay öncesini gösteriyordu. Ve büyük ihtimalle meleklerin tüm bu olacaklardan haberi de vardı. Yani ben, kendi filmimi çevirirken, onlar büyük filmi biliyorlardı. Benim anlamadığım nokta, onlar bu büyük filmin oyuncuları mı, yoksa seyircileri mi. Kurguyu kim kime ve neye göre yapıyor? Bu arada birde baktım ki bizim Melisa’da çoktan kendi kurgusunu yapmış. Los Angeles’da ki son akşamımızdı. Tabi yine oldukça yorgun bir şekilde, tam yatağa gidecekken bana sesleniverdi; “Seldağ teyze, ben senin bu kapitalistler ve Hollywood için söylediklerini düşündüm de, hani sen bu sektörün bizi manipüle etmek için kullanıldığını söylüyorsun ya, ben şöyle düşünüyorum. Birincisi, bu filmlerin içinde gerçekten güzel ve ders veren anlamlı, doğruları anlatan filmler de var. Hatta doğruyu tüm çıplaklığıyla anlatan. Bunları yabana atıp da, sektöre haksızlık yapmayalım derim. İkincisi şu manipülasyon konusu. Bizimde kendimizi ve başkalarını manipüle ettiğimiz zamanlar yok mu sence. Ne bileyim, hani mutluyum deyip de, kendimizi kandırdığımız zamanları işimi, yada eşimi seviyorum deyip de, bunun koca bir yalan olduğunu bildiğimiz anları bir düşün. Her birimizin içinde bir Hollywood stüdyosu var bence na ne dersin? Ve bizde yeri gelince hem kendimizi hem de başkalarını manipüle etmeye yarayacak tüm yöntemleri kullanmıyor muyuz? Neden sadece Hollywood suçlu oluyor ki?”

Böyle zamanlarda hemen şarkıya türküye sığınırım ben. Sessiz bir şekilde başladım söylemeye. “Uzun ince bir yoldayım ve varmak için menzile gidiyorum gündüz gece la la laaa.” Oysa içimdeki Hollywood stüdyosu, hangi filmi çevirsem de Melisa’yı alt etsem hesapları yapıyordu. Sonunda baktım çok yorgunum, hiç bir şey söylememeye karar verdim. Böylesi daha iyi olacaktı. Sessizliğin içinde bir kabulleniş mi vardır, ya da tutturduğum türkü pasif bir direniş midir bilemedim. Açıkçası  bilmek de istemeden yatağa attım kendimi. Sabah da sanki bu konu hiç konuşulmamış gibi yaparak, yani oynayarak, başrollerinde benim olduğum, içimdeki Hollywood la birlikte yola devam ettim.

3 Comments

  1. Cok guzel.Bayildim.Sayenizde gitmis kadar oldum.Yazmaya devam edin.Cok tesekkurler.

  2. Yazınız akıcı ve keyifli, tebrik ederim. O topraklarla ilgili olarak Anglo Saksonların, Asyalılar, Siyahlar vb. anılıp akla gelirken asıl sahipleri olan Kızılderili halkların akla gelmiyor oluşu Hollywood’un iyi iş çıkardığının kanıtı gibi:)) Şifasını diliyelim öyleyse…

  3. Yazınızı, özellikle Hollywood’ı anlattığınız için ayrıca keyifle okudum.. diliniz çok akıcı..
    Bu aralar Netflix de Real Housewife in Baverly Hills i seyrettim…çok örtüştü..
    Yazmaya devam edin ltf..sevgiler

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*