EVLİLİK, İLİŞKİLER VE UNUTULMAZ AŞKLAR

Tuğba Harikalar Diyarında

Tuğba Yazıcı / DieGazete.de / Miami

Merhaba DieGazete.de okuyucuları. Bugünkü konumuz: Evlilik, ilişkiler ve unutulmaz aşklar… Romantik şarkıların üstadı Erol Evgin’in Çiğdem Talu ve Melih Kibar tarafından bestelenen şarkısı “Söyle Canım” ile başlıyorum bugünkü yazıma.

“… Kâh orada kâh burada, geçti günler mevsimler
Ner’de akşam or’da sabah, gezdim durdum derbeder
Senden önce hiçbir şeyin kıymetini bilmeden
Senden önce hiç kimseyi böylesine sevmeden

… Bir tanem söyle canım, ne dilersen dile benden
İstersen dost olalım göklerdeki turnalarla
İstersen evlenelim davullarla, zurnalarla
İstersen çınlatalım dört bir yanı şarkılarla”

Erol Evgin’in bu güzel şarkısını dinleyerek, bugüne kadar kaç kişi mest olmuştur. Kaç kişi hülyalara dalmıştır acaba?

Konu “aşk“ olunca, yüzlerdeki hafif gülümsemeyi görür gibiyim. Hadi biraz daha da gülümseyelim. Zira konuya devam ediyorum. Konumuz “aşk”. Kalp çarpıntısı, heyecan, ait olma hissi ve bazen de tam tersi. Duyguların karşılıklı olup olmama durumuna  göre, cennet ve cehennem arası gidip, gelme durumudur aşk.

Dönemsel unutulmaz aşk hikayeleri, her yönü ile çok ilgimi çekmiştir. Belki de zamanın ve ilişki şekillerinin değişmesidir bu ilgimin sebebi.  Romantizm bir çağ öncesinde kalmış olabilir. Ama o ihtiyaç devam ediyor. İnsanlar arasında, fark edilmeyen bir eksik olarak. Aşkın, tükenmişlik sendromu yaşadığı günümüzde, aşk hikayelerine ihtiyacımız var.

21. yüz yıla gelindi. İlişkiler çok değişti. Tüketim çağında her şey çok hızlı. İlişkilerde bundan payını alıyor haliyle. Kadınlar ve erkeklerin ayrı dünyalardan olduğu, birinin Mars’tan, birinin Venüs’ten geldiği bile iddia edildi. Erkeklerin kadınları anlayamadığından dem vuruldu. “Neyi anlamıyorsunuz?” diye sormak istiyor insan. Kadın, erkek fark etmez, herkesin şu dünyada istediği, var olmak! Var olabilmek, varlığını kabul ettirebilmek, aşık olmak, kabul görmek, yemek, içmek, gezmek, tozmak vs… Kişiler karsındakileri, kendileri gibi eş değerde görüp, saygı gösterdiği zaman, ne gezegen kalır, ne Mars, ne Venüs, ne kavga, ne gürültü.

Bir başka önemli konu da, ilişkilerde kişilerin özgürlük alanlarına girilmemesi! Sadece evlilikten bahsetmiyorum. İnsan ilişkilerinin tamamı için söylüyorum. Bazı insanlar vardır, konuşurken dahi dibinize girer, sınırlarınızı ihlal eder. Kimi fiziksel üstünlüğünü kullanır. Özellikle de, sizden uzun boyluysa, tepeden bakarak sizinle, sözüm ona “diyalog!” kurmaya çalışır. Kimi de toplumdaki farklı alanlardaki gücü ile insanlar üzerinde hakimiyet sağlama yoluna gider. Sınırları ihlal edilen insanlar için, o olsa olsa “monolog!” olur ki,  ihlalci diğer kişinin bunu umursadığını sanmıyorum.

İlişkiler konusunun, çağdaş sanatta da yeri vardır. Ve bu konuyu çalışan uluslararası sanatçılar vardır ve bizi her daim düşünmeye sevk eder. Geçtiğimiz yıllarda, bir sanatçının enstalasyonu (yerleştirme) sergileniyordu. Çok etkilenmiştim. Alanın ortasında, kırmızı incecik iplerden adeta karmakarışık, bir örümcek ağı yaratılmıştı. Her bir ip, düğümler halinde birbirine bağlıydı. Renk kırmızıydı. Sanatçının manifestosunu okuduğumda hayran kalmıştım. O ipler, bir ilişkiler yumağını anlatıyordu. Her bir ip, bir kişiyi, her bir düğüm, ilişkilerin bağını gösteriyordu. Ana fikir insanlar birbirlerine incecik, kırmızı bir ip kadar bağlıydı. Düğümler iletişimdeki sorunları anlatıyordu. Rengin kırmızı olması da, ekstra çarpıcı ve anlamlıydı. Müthiş değil mi?

İlişkiler ve sınırlar konusunda benim de bir iki çalışmam oldu. Aslında geçtiğimiz Nisan ayında, New York Art Expo’da sergilenecekti. Fakat Covid dolayısı ile New York fuarları iptal durumda bir buçuk senedir. “Sınırlarıma Girme”, “Hakikat Askıda” ve “Küllerimden Doğuyorum”, sınırlar ve ilişkiler temalı artworklerimin (sanat çalışmalarım) isimleri… Çevresel baskılardan ve sınır ihlallerinden oluşan girdapları anlatıyor. Kısmet Miami sanat fuarınaymış. Aralık’ta Spectrum Miami’de sergilenecek. Anlaşılacağı üzere, ‘Sınırlar’ benim de hassas noktam!

‘Hakikat Askıda’ serisi ile oluşturduğum çalışmalarım, ‘Sınırlarını Belirle’, ‘Küllerimden Doğuyorum’ çalışmaları ile bir seri oluşturuyor. Kişi edinimler ile kendini gerçekleştirirken, olaylar kendi subjektif algısı ile bir takım yanılsamalar içine girer. Gerçeklik algısından uzak illüzyonların arasında, kendi gerçeğini yaratır ve ona inanır. Oysa hakikat, her an oradadır! Değişmez. Algılarla değiştirilemeyecek kadar güçlüdür. Onu ne kadar askıya almaya çalışsan da, o sabırla bekler. Nokta kadar farkındalık bile, bu illüzyon ve girdaptan kişinin çıkmasını sağlayabilir.

Hayatın içinde ezbere yaşanan, kalıplaşmış, artakalan düşüncelere (artık) itiraz ediyor, kendi deneyimlerimi yaşıyor, kendi kararlarımı veriyorum. Kendi hayatımı kendim çiziyorum. Sınırlarıma girme! Yaşadığı toplumun doğruları, baskıları ve dayatmalarından oluşan girdaba rağmen, kendini gerçekleştirmeye çalışan kadının hikayesini anlatır. Sınırlar ve sınırların çizilmesi ile ilgili çalışmalarımdan bir kaçı, hikayesini yazdıklarım…

Sınırların doğru belirlenmesi, ilişkilerin sağlıklı ilerlemesini sağlıyor. Sınırlar ve ilişkilerin yanı sıra, unutulmaz  aşk hikayelerine değinmek istiyorum bu yazımda, zira neden unutulmaz olmuşlar? Bu işin sırrı nedir? “Unutulmaz aşklar” denilince benim ilk aklıma gelenler Napolyon ve Josephine aşkı oluyor.

Konuya Fransız kalmayalım diye kısaca anlatmak istiyorum bu ilham verici aşkı:

“Fransa’da çiftçi bir ailenin kızı olan Josephine Beauharnais ünlü imparator Napolyon’un başını döndürmüş ve adeta onu muma çevirmiştir. Bu büyük aşk, büyük bir buhranla sonlanmış ve Napolyon Bonapart ölüm döşeğinde bile Josephine’nin adını sayıklamıştır.  Josephine o kadar stil sahibi bir kadındır ki modaya ilham olmuş ve o ünlü robadan dikişli “Josephine elbiseler” tüm Avrupa’ya yayılmıştır. Günümüze kadar dekorasyona etkisini vuran Josephine koltukları da unutmayalım tabii. O koltuğun üzerine uzanmış Josephine adeta gözümde canlandı. En unutulmaz aşk mektupları arasında bence en başlarda yer alan Napolyon’un mektubudur:

“Ben geliyorum, sakın yıkanma.. Seni bin öpücüğe boğacağım!” Bunu bir savaştan dönen Napolyon yazmıştır. O savaşın ne kadar uzun sürdüğü, mektubun ne kadar sürede kraliçeye ulaşmış olabileceğini düşününce, ister istemez, “Ey aşk! Sen nelere kadirsin!” diyorum.

Bu güzel aşk mektuplarından biraz daha yazayım da, içimize biraz romantizm dolsun: “Seninle dopdolu olarak uyanıyorum…
Yüzün ve dün akşamın o insanı sarhoş eden anısı duyularımı bir an bile rahat bırakmadı…
Tatlı ve eşsiz Josephine, kalbimde ne garip etki yaratıyorsunuz siz!..
Kızıyor musunuz? Üzgün müsünüz? Kaygılı mısınız?
Ruhum üzüntüden yorgun düştü ve dostunuz için artık huzur diye bir şey yok.
Ama bana egemen olan o derin duyguya kendimi teslim ederek dudaklarınızdan, kalbinizden beni kavuran bir alevi çekip aldığımda benim için daha da fazlası söz konusu demek ki…
Ah!
Yüzünüzün siz olmadığını asıl bu gece iyice fark ettim.
Öğlende gidiyorsun, üç saat sonra göreceğim seni.
Beklerken, mio dolce amor (benim tatlı sevgilim), bir milyon öpücüğü kabul et,
ama sen bana öpücük verme sakın, çünkü kanımı kavuruyor…” Yazdıktan sonra, birkaç defa yüksek sesle okudum ve dünyanın en güçlü adamlardan da olsanız veya kadınlarından, aşk karşısında nasıl da savunmasız kalındığının kanıtıdır bu mektuplar.

Napolyon-Josephine aşkından sonra beni en çok etkileyen aşklardan biri de İngiltere Kralı Edward ve uğruna tacından vaz geçtiği aşkı Wallis Simpson’un aşkıdır. Neden mi? Yazıyorum romantik hikayelerini: İngiltere veliahtı Edward ile Wallis Simpson’ın aşkı tarihteki en duygusal ve en anlamlı aşkların başındadır. ABD’li Wallis Simpson, çocukluğunda zengin bir aileden gelmesine rağmen, babasının ölümüyle maddi anlamda sıkıntı yaşamış olan bir genç kızdı.

İlk evliliğini bir deniz subayı ile yapan Wallis, eşinin alkol bağımlısı olması sebebiyle evliliğini hemen sonlandırdı. Wallis, daha sonra ikinci bir evlilik yaptı ve bu evliliği sırasında İngiltere’de veliaht olan Prens Edward ile tanıştı. Dikkatinizi çekerim iki evlilikten sonra Prens ile tanışıyor.

Prens VIII. Edward, o dönemde zekası ve karizmasıyla bütün kadınların hayran olduğu bir erkekti. Prens Edward, çok güzel bir kadın olmamasına rağmen Wallis’i görür görmez ona vuruldu. Burada zekanın büyük etkisi var sanırım. Wallis’in zarafeti ve kültürü Prens Edward’ı fazlasıyla etkiledi. Ve zamanla aralarında tarihe adını yazacak bir aşk doğdu.

Wallis, 1936 yılında eşinden boşandığında aynı yıl Prens Edward da babasını kaybetti ve VIII. Edward adıyla tahta çıktı. Birbirlerine delicesine âşık olan bu çiftin, ne yazık ki ömür boyunca beraber olmalarının önünde çok büyük engel vardı. İngiliz Kraliyet ailesi Wallis’in hem ABD’li olmasından hem de iki evlilik yapmasından dolayı bu evliliğe onay vermedi.

Kral VIII. Edward, bir karar alması gerektiğinin farkındaydı. 1936 yılının Aralık ayında Kral Edward radyodan bir açıklama yapmaya karar verdi. Son derece kararlı bir ifadeyle deli gibi aşık olduğu Wallis Simpson ile evlenmek için tahttan indiğini, görevini de kardeşine devrettiğini açıkladı. Sadece 325 gün krallık yapan Edward, ülkedeki bütün herkesi şoke etti.

Ve bundan tam 6 ay sonra Edward ve Wallis Fransa’da Conde Şatosu’nda oldukça romantik bir düğünle dünya evine girdi. Edward bu evlilikle birlikte tacını kaybederek Windsor Dükü unvanını aldı. Tüm dünyada yankı uyandıran bu aşk monarşinin kurbanı olmadı ve sınır tanımamış bir sevginin sembollü oldu. Günümüzün Prens Harry ve Meghan Markle aşkını es geçmiyoruz ve saygıyla selamlıyoruz.

Bu konuyu neden yazdım. İlham nereden geldi derseniz buyurun anlatayım:

Evlilik ve ilişkiler konusunda bu ilhamı bana veren, İstanbul’da nikah şahidi olarak katıldığım bir düğün töreni. Güzeller güzeli arkadaşım sevgili Fulden Karayel ve Doğuhan Okumuş’un düğün töreni… Daha önce bahsetmiştim size Fulden Karayel’den ve benim hayatımdaki öneminden ve sinerjimizin mistik etkisinden. DieGazete.de’deki ilk yazım “Mucizelere İnan”da yer alıyor, okumadıysanız ve merak ederseniz, linki ekliyorum:

https://diegazete.de/mucizelere-inan-cunku-onlar-her-gun-oluyor/

Bundan aylar öncesinde, bir Florida sabahında şortumu giymiş, elime kahvemi almış sabah yürüyüşümü yaparken telefonum çaldı. Baktım Türkiye’den çok sevdiğim, daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gazeteci ve sanat bloggeri Fulden Karayel. WhatsApp’tan uzun uzun konuştuk ve bana çok güzel bir soru sordu: “Evleniyorum Tuğba! Nikah şahidim olur musun?”

– ?????

“Olur muyum? Olabilir miyim?” diye birkaç saniye düşündüm. Zira arada binlerce mil var. Ayrıca bu Covid denilen mikrop, tüm planları altüst etmiş durumda bir senedir ve o sırada aşı bile olmamıştım henüz. Ama arkadaşımın mutluluğuna şahit olma fikri, o kadar cazip geldi ki tüm olmazlara rağmen kendimi, “Tabii  ki olurum Fuldencim, onur duyarım!” derken buluverdim.

O zamandan beri, evlilik ve gelenekler üzerinde düşünüyorum. Ben evlenirken, geleneklerimiz hakkında bir iki şey öğrenmiştim. Aklımda kalanlardan bir tanesi, evlenen kişilerin şahitliğini ve gelin yatağını mutlu ve uzun süreli evliliği olan kişilerden seçilmesi gerektiğiydi.  Ben evlenirken biraz zorlanmıştık açıkçası, çünkü bu ritüellere uyan kişileri bulmak kolay olmuyor malum günümüzde. Uzun yastıkları hatırlayan var mı aramızda? “Bir yastıkta kocayın” (yaşlanın) yastığı vardı ki hiç unutmadım onu, çünkü benim için sadece büyüklerimin çok önem verdiği detaylardı. Yaşım ilerledikçe, yaşadıklarımın verdiği deneyimler, beni de etkisi altına aldı. Laf aramızda, ben de evlilik hakkında oldukça tecrübeli sayılırım. Pekala yapabilirdim bu onur verici görevi. Ayrıca bu geleneğin kökenlerine insek, eminim çook eskilere uzanırız ve kim bilir ne hikayeler çıkar altından!

Neyse, çok uzatmayayım. Önce uluslararası seyahat planladığım için aşımı oldum. Merak eden olursa diye yazayım, Moderna aşısı oldum. Sonrasında ver elini İstanbul. Daha önceki yazımda da bahsetmiştim. İstanbul’da gerçekleştireceğim birçok projem de vardı. Bodrum sergimizi bir önceki yazımda yazmıştım, okumayanlar için linki buraya bırakıyorum.

https://diegazete.de/bizim-bir-sergimiz-oldu/

Fulden Karayel ve Doğuhan Okumuş’un düğünü, Sarıyer’de bulunan Fuat Paşa Yalısı’nda olacaktı. Fuat Paşa Yalısı’nı çok severim. Düğün günü geldiğinde, inanın ben de inanılmaz heyecanlıydım. Halbuki sadece “Evet” diyecektim. Fulden ve Doğuhan, Allah nazardan saklasın, birbirlerine çok yakışan bir çift ve umarım bir ömür mutlu olurlar. Kuğu gibi dansları büyüleyiciydi. Onların mutluluğuna şahit olmak, beni inanılmaz duygulandırdı. Nikah şahidi olmak da çok gurur verici bir duygu.

Gerçi biraz büyüdüğümü hissettim ama onu yazmayacağım, “Aramızda kalsın!” demek isterdim. Ama sonra cesur bir kadın olduğumu hatırladım. Gördüğünüz gibi yazdım ama laf  kalabalığı yaparak bu duygumu gizledim. Anlayacağınız üzere, birçok duyguyu aynı anda yaşadım. Bence dünyada yapılması gereken 100 şey sıralamasına, bu onur verici görev de girmeli! O an bir konuşma yapmak istedim. Evlilik konuşması, tıpkı Amerikalılar gibi…

Ayağa kalkıp, şarabıma bıçağımla üç kere vurup, sessizliği sağlamak ve güzel dileklerimle birlikte konuşmak. Amerikalıların  çok güzel adetleri ve düğün seremonileri var. Gelin ve damada yönelik yapılan, evlilik konuşması bunlardan biri. Orada yapmadığım konuşmayı, şimdi burada yapmak istiyorum. Nedir evlilik?

“Benimle evlenir misin?” diye başlayan yolculukta, öncelikle size “bol şans” dilerim. Çünkü sevgi ve saygıyla birlikte şansa ihtiyaç olacak. Şansı ise çiftlerin kendisi yaratıyor bunu bilin!

İyi günde, kötü günde diyerek çıkılan yol, kişinin hayat yolu aslında ve hayat sınavlarla dolu, level atladıkça oyun sertleşiyor. Ama bir oyun gibi görebilirseniz yolu, aynı zamanda eğlenebilirsiniz. Aynı perspektifte hayata bakan çiftler, dünyaya birçok farklı noktadan baksalar da, mutlaka bir noktada kesişiyorlar. İşte o perspektifi iyi belirleyin. İçte ve dışta yer yer, zaman zaman çatlaklar olabilir. Ama asla dışarıdan içeriye sızıntı ve içeriden de dışarıya sızıntı olmasına müsaade etmeyin!

Evliliği iki kişinin aynı zamanda, oyun alanı gibi düşünmek, daha eğlenceli kılıyor. Zira uzun hayat yolunda birlikte ilerleyen kişilerin, eğlenceli bir bakış açısına ihtiyacı olacak. Farklı hobiler ve ortak paylaşımlar kişilerin hem kendi olabilmesini, hem de birlikte konuşacak konularını çoğaltıyor. Açıkçası ben çiftlerin birlikte konuşmalarını, eğlenmelerini, zaman zaman dedikodu yapmalarını çok gerekli buluyorum çünkü birbirinin en iyi arkadaşı olabilmek, bazen çok zor olsa da, evliliği yaşatan ve diğer insanların da evlenmek, bir yol arkadaşı istemesine en büyük sebep…

Ve tabii aşkla yaşamak, hayata da aşkla bakmaya neden oluyor ve mutlu ve sağlıklı bir yaşam için sihirli formül bu!

Evetttt, şimdi sizlere soruyorum, sihirli soruyu?
Benimle evlenir misin???
Bilmem! Bir düşüneyim,
but,
She said “YESSSS!!!!”

Aşkla ve mutlulukla kalalım, bir sonraki yazıya kadar…
Tuğba Yazıcı
Sanatçı

www.tugbayazici.com.tr

Kaynak: Gülçin Tüzel Dokur
(Napolyon-Josephine mektuplar)
Zeynep Durusoy
(Josephine Beauharnais ve hayatı)
Michael BlochBloch
(The Duke of Windsor’s War)
Tarihiolaylar.com
(Kral Edward ve Wallis Simpson)

2 Comments

  1. Yaziya bayildim.Dugune gitmis kadar oldum.Harikasiniz.Butun yazilarinizi takip ediyorum.Devamini dilerim.Iskocya’dan kucak dolusu sevgiler.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*